Pazartesi, Aralık 30, 2013

Yarın için

Beni tanıyanlar bunu burada görünce şaşıracak biraz çünkü ben HİÇ böyle biri değilim. Tam bir en kötüsüne hazırlan, kötünün iyisine razı ol insanıyım ama yarınki sınavım ve içinde bulunduğum ruh halinden kurtulmak için buna ihtiyacım var. Yarın gireceğim sınav, yüksek lisansımın şimdiye kadarki en önemli sınavı. Pozitif düşünmem ve yarın sabah 10:00'a kadar delirmiş gibi ders çalışmam lazım. 1 haftadır elimden geleni yaptım. Bu son akşam, elimden geleni yapmanın verdiği iç rahatlığıyla uyumak ve şu sınavdan kurtulmak istiyorum artık...

Craft Tiyatro / Garaj

Daha önce Craft Tiyatro'nun herhangi bir oyununu izlememiştim. Dot Tiyatro'dan tanıdığım Enis Arıkan bu yıl orada bir oyuna başlayınca merakım dolayısıyla twitter'dan takibe almıştım. Garaj oynanmaya başladığından beri, kapalı gişe devam ediyor. Biz biletimizi 1 ay önceden aldık ve dün sonunda izleyebildik.
Üniversitede fotoğraf okuyan bir öğrenciyle bir travestinin yılbaşı gecesi karşılaşmasıyla başlıyor oyun. Kahraman Orkide'nin fotoğraflarını çekmek istiyor, olaylar gelişiyor. Enis Arıkan Orkide'yi, Güven Murat Akpınar da Kahraman'ı oynuyor. Güven Murat Akpınar, kesinlikle çok iyi ama Enis Arıkan adeta devleşiyor. Topuklularla yürüyüşü, konuşması, makyajı her şeyiyle resmen can veriyor rolüne. Kahkahalarla güldüğümüz onlarca sahne vardı, genel olarak çok eğlenceli bir oyundu ama bir kaç yerinde dayanamadım koy verdim gözyaşlarımı. Bu ülkede farklı olmanın, başka olmanın, trans olmanın nasıl hissettirdiğini bir kaç saniyeliğine anlamak bile insanın ciğerini yakıyor. Uzun uzun yazmak, anlatmak, ayrıntı verip havasını bozmak istemiyorum. İzlemeden önce oyunla ilgili ayrıntılı fikir sahibi değildim, bayılarak ve merak ederek izledim. Size de aynısını öneririm. Homofobik değilseniz şayet sevmemeniz imkansız.

Son olarak diyor ki Orkide: 'Birine aşık olduğunda şehrin nüfusu bire iner.'

Salı, Aralık 17, 2013

Ortaya Karışık #Çok Karışık

Yine arayı açmışız. 2. vizeler, açık öğretim falan derken uğrayamadım buralara pek. Hemen başlıyorum.

Vizelerim gayet iyi geçti. İş yeriyle birlikte götürmeye çalıştığım için, aynı haftaya Juventus maçı ve kar denk geldiği için, özellikle son sınavım ÇOK zor olduğu için baya zorlu oldu ama geçti. Finallere kadar rahatım diyeceğim ama onlar da 2 hafta sonra başlıyor. Bu okul neden bu kadar sınav yapma meraklısı anlayabilmiş değilim.

Juventus maçının olduğu günün ertesi, yani asıl olarak maçın tekrarının olduğu gün sınavım vardı. Maça gidebilmek için, sınav kötü geçerse vicdan azabı çekmeyeyim diye 2 gün önceden sınavıma çalışmaya başladım, hallettim. Kar, kış, soğuk bi şekilde gittik maça ama oynanmadı. Biraz geç yorumlar bunlar biliyorum ama bence o gün maç tekrarı olan günden bile daha iyi oynanırdı. Olmadı. Arabayı bıraktık stadın otoparkında, Zühre'lere gittik o gece. Ertesi gün sınav varmış falan dinlemeden sabaha kadar sohbet muhabbet.

Sınavdan sonra koşarak ofise gelmem gerektiği için ertesi gün gidemedim maça tabi. Yıkım. Hatta gol olduğunda da toplantıdaydım. Çok alakasız bir şekilde öğrendim gol olduğunu. Bu konuyla ilgili söylenecekleri Gökhan Zan olabilecek en güzel şekilde söylediği için, benim uzun uzun ne kadar mutlu olduğumu falan anlatmama gerek kalmadı. BİZ UEFA TAKIMI DEĞİLİZ, ŞAMPİYONLAR LİGİ TAKIMIYIZ. BOĞULACAKSAK DA BÜYÜK DENİZDE BOĞULURUZ. BURADAN DA İTALYANLARA BİR KERE DAHA SESLENMEK İSTİYORUM GALATASARAY AVRUPA FATİHİ'DİR. ( ben kalplerkucaklamalarçoksevmeler Gökhan Zan)

Gelelim kuraya, Manchester veya Atletico gelir / gelsin diyordum ama Chelsea geldi. Yine görece iyi bir kura oldu. İzin alabilirsem ve sınavlarıma denk gelmezse çünkü Barış'ın vizesi de var; deplasmana gitmek istiyoruz ama hayırlısı. Drogba ve Mourinho açısından ve tabi bizim açımızdan da ilginç bir kura oldu. Eleriz gibi geliyor bana ama ZATEN BANA HEP YENERİZ GİBİ GELİYOR o yüzden çok bir şey demeyeyim.

Daha önce de söyledim, Türkiye'ye gelmeden önce Mancini'yi çok fazla tanımıyordum. Tanımadığım bir insan takımıma hoca oldu diye birden gönül bağı kurabilecek biri değilim ama hocanın soğukkanlı ve kendinden emin duruşunu sevmeye başladım. Hem CL'de gruptan da çıkmışken artık hocanın da bi tribüne falan çağırılması lazım gibi geliyor bana ki o da bizi iyice benimsesin.

Bu yazı ortaya karışıktan daha ziyade Galtasaray karışığı oldu ama olsun. Galatasaray'la devam ediyorum. Türkiye kupası maçları hafta içi ve çok erken saatte olduğundan gitme şansımız olmuyordu. Sahanın azizliği sebebiyle mi desem sayesinde mi desem Olimpiyatta yani iş yerimin dibinde oynanacak. Yarın Olimpiyattayız yani.

Diğer konulara gelirsek, açık öğretim sınavlarım beklediğimden iyi geçti. Finalleri de okuldaki finallerimden 1 hafta sonra olacağı için, takıntısız hallederim gibi geliyor. Bu sene özellikle alan derslerim olduğu için okumak, çalışmak da çok zor gelmedi.

Birinci vizeler, ödevler, ikinci vizeler, açık öğretim derken yorgunluktan bitap düştüm. Ne dizi izleyebiliyorum ne kitap okuyabiliyorum. Atlamadan devam ettiğim tek dizi de Grey's Anatomy. Şöyle harika ve bitmiş bir dizi olsa da izlesem.

Nişan-düğün için tarih belirleme aşamasına geldik ama bu olaylar düşündüğümden çok daha zormuş ya. Nerede yapalım, nasıl yapalım, aile arasında mı, kalabalık mı derken kafalar iyice karıştı. Velhasılı, günler çok hızlı ve yorgun geçiyor. Minik bir tatil lazım...

Salı, Aralık 03, 2013

DOT TİYATRO / Makas Oyunları-1

2010 yılında İngiltere'de başlayan bir projede yönetmenler, seçkin oyun yazarlarından güncel siyasi olaylara yönelik kısa oyunlar yazmalarını isterler. Proje her yıl yeni ülkeler ve yazarlarla gelişir. Yazılan oyunlar isteyen herkes tarafından oynanabilir.

Dot Tiyatro, Makas Oyunları'nda bu oyunlardan yaptığı seçkileri sunuyor. 4 oyundan oluşan Makas Oyunları-1'de 4 HARİKA kısa oyun var. Sezon boyunca 3 tane daha hazırlanacak, hatta Dot Tiyatro da kendi kısa oyunlarını yazacak ve oynayacak.

Makas Oyunları 1'de oynanan 4 kısa oyun Şişman Adam, Bazı Şeyler Çok Saçma, Pankart ve Hassas.

Şişman Adam, her krizden bir şekilde paçayı sıyıran ve karlı çıkan Şişman Adam'ın yani kapitalizmin hikayesi. İbrahim Selim'in anlatımı ve seslendirmesiyle video destekli olarak oynanıyor oyun. Kapitalizmin işleyişini gayet basit ve net şekilde anlatıyor, diyor ki: hepimiz bir şekilde kapitalizmin parçasıyız, parçası olmak durumunda hatta zorundayız ama esiri olmamalıyız.

Bazı Şeyler Çok Saçma, polis teşkilatının işleyişinin saçmalığından bahsediyor. Daha annesinin karnında cinayetle suçlanan bir bebek, milyarlarca dolar aklamakla suçlanan bir evsiz ve daha nice saçma suçlama. Neden Peki, çünkü hiçbir suç cezasız kalamaz. Pınar Töre ve Enis Arıkan iki polisi, Deniz Türkali de cinayetle suçlanan bir kadını canlandırıyor.

Pankart, 60 yıl önce ve şimdi devrim hayaliyle yola çıkmış 2 çiftin hikayesi. Devrim mümkün mü, mümkünse bu savaşarak mı olacak? 60 yıl önce de şimdi de tek hayal daha iyi bir dünya ama nasıl?
Günümüzde yaşayan çifti Elvin Aydoğdu/Ezgi Bakışkan ve Su Olgaç, 1950'lerde yaşayan çifti de Tuğçe Altuğ ve Can Şıkyıldız oynuyor.

Hassas'ın hikayesi ise şu: ekonomik kriz sebebiyle yapılan bütçe kesintilerinden şehirdeki akıl hastaneleri de nasibini alır ve kliniklerden biri kapanır. Terapi gören hastalardan biri, Jack, gecenin bir yarısı, gizlice terapistinin evine girer ve terapistiyle olayları konuşmaya başlar. Artık yatakların altından çıkmanın zamanıdır çünkü her-şey bom-bok de-ği-şim şart! Oyunun yazarı, bütçe kesintilerini protesto etmek için iki kişinin oynaması gereken bu oyunu tek kişinin oynamasını istiyor. Jacki'i Tuğrul Tülek canlandırıyor, terapisti ise repliklerin duvara yansıtılmasıyla seyirciler seslendiriyor. Sadece seslendirmekle kalmıyor, mimiklerle de destekliyor.

İnanılmaz bir deneyim. 4 oyunun hepsi birbirinden güzel ve gerçekten düşündürücü. Dot tiyatro her yıl daha da aşıyor kendini. Son 3 yıldır, oynadıkları her oyunu ilk sezonunda bir şekilde izliyoruz ve şimdiye kadar, daha az sevdiklerimiz olduysa da beğenmediğimiz hiç olmadı ama Makas Oyunları özellikle Gezi'den sonra bir başka anlamlı, bir başka güzel. 2,3 ve 4 için, hangisi olacak bilmiyorum ama özellikle Türkiye'deki duruma yönelik yazılıp oynanacak olan için şimdiden çok heyecanlıyım. İmkanı olan herkes gidip görmeli.

Son olarak, Dot Tiyatro'nun yaptığı onurlu hareketi de buraya not düşmek istiyorum. Kültür Bakanlığı'nın yardımını reddetti Dot Tiyatro. Sebebini de aşağıda çok güzel açıklamış. Her zaman biraz pahalı olmuştur benim için Dot oyunları ama hep hakkını vermiştir, şimdi daha da rahat içim helal olsun.


Pazartesi, Kasım 25, 2013

...


26 yaşında çok eğlenceli, zehir gibi akıllı, inanılmaz cömert, hayat dolu bir arkadaşınız olduğunu düşünün. Önceki hafta sonunun tamamını birlikte geçirmişsiniz, birlikte kahvaltı yapmış, akşam yemeği yemişsiniz, gelecekten konuşmuş hatta sırf birbirinizi kızdırıp eğlenmek için didişip durmuşsunuz. Tüm bunların üzerinden daha bir hafta bile geçmeden o dağ gibi arkadaşınızın ölüm haberini aldığınızı düşünün bir de. Metroda fenalaşmış, yığılmış kalmış. duruvermiş kalbi. O değildir diyorsunuz, başkasıdır. Sapasağlamdı. Hem o kadar genç insan ölemez ki. Ölmemiştir diyorsunuz, çok şakacı ya sizi korkutuyordur. Adli tıpa gidiyorsunuz sonra ama hala inanmıyorsunuz. Otoparkın kapısında Şahin diyorsunuz, Şahin adı. Güvenlik boynunu büküyor. Buyurun park edin arabanızı diyor. İşte o an anlıyorsunuz gittiğini...

Biz çok yakın bir arkadaşımızı kaybettik. Geçen hafta sonu düğünü nasıl yapsak, düğünde ne takacaksın, sağdıç olacaksın battın oğlum, bak sen sadece erkek tarafı değilsin bana da bilezik almak zorundasın diye başını yediğim, yediğimiz arkadaşımıza veda etmek için Adana'ya gittik dün. Bir kere daha ne kadar kısa olduğunu, ne kadar anlık olduğunu, ne kadar yalan dolan, ne kadar anlamsız olduğunu gördük. Varlığımızın ne kadar anlamsız olduğunu...

Nasıl zor anlatamam, nasıl aldığım nefes içime sığmıyor tarif edemem, bir an unutup güldüğümde ya da acıkıp iştahla yemek yediğimde nasıl bir vicdan azabı yaşıyorum bilemezsiniz ve hala anlamıyorum 26 YAŞINDA BİR İNSAN NASIL ÖLÜR?

İsyan da edemiyorum ki, ömrü o kadarmış demek ki sadece daha mutlu bir yerdedir diye avutuyorum kendimi. Burada yaşayamadan gittiği her mutluluğun telafisi olacak kadar güzel, ışık dolu bir yer. Umarım...

Pazartesi, Kasım 18, 2013

Pişman olduğun zaman...

 

Ödevlerimden yakınmak için geldim tabii ki. Vize notu yerine geçecek olan 2 ödevimden birini (grup çalışması olan) sorumluluk bilincim sayesinde geçen hafta bitirdim. AMA milyon kat daha zor olanı ve yalnız yapılması gerekeni yapmamak için her şeyi denedim GERÇEKTEN DENEDİM. Hiçbir yol bulamayınca da el mahkum yapmaya başladım. Daha %2'lik falan olan kısmını bitirebildim ama olsun, başlamak bitirmenin yarıjdnvdljfkns. Off tabii ki devamını getirmeyeceğim.

Yüksek lisansa başladığımda umarım pişman olmam, en çok pişman olmaktan korkuyorum filan diyordum hep. Sıkıya gelince hemen acaba ben daha başındayken bıraksam mı diye zaten her daim kararmaya hazır olan içimi zifiri karanlık haline getirsem de HAYIR, BIRAKMAYACAĞIM. Hiçbir şeye benzemese de  ödevi bitirip, o notu alacağım ama hiç canım istemiyor, nasıl istemiyor hem de anlatamam.

Bu akşamı da ananeme gidip aşure yiyerek geçireyim de önümüzdeki bir haftada Allah kerim.

Cuma, Kasım 08, 2013

Kuş gibi...


Evlilik teklifinden sonra bu kadar yoğun ve yorucu haftalar geçirmemeliydim. Yıllık izne çıkmalı, sıcak bi yerlerde uzanıp miskinlik yapmalıydım AMA mükemmel hayat bile o kadar mükemmel değil maalesef. Sıcak yerlerde miskinlik yapamadığım gibi bir de tüm haftayı sınavlardan önceki derslere yetişmeye ve not toplamaya çalışarak geçirdim. Bu hafta da sınavlarım vardı. Sınavlarım çok zor olmasa da hayatımın en zor haftalarından birini geçirdim. Sınavların başladığı gün yani cumartesi mide rahatsızlığım başladı ve ancak bugün biraz olsun iyi hissedebildim kendimi. Hastane, sınav, iş yeri üçgeninde ruhumu teslim etmek üzereyken sınavlar bitti de toparlanabildim. Hastalık yüzünden bi sınavımdan hiçbir şey yapmadan çıktım. Rapor vs. telafisini yaparlar umarım.

Şimdi kuş gibiyim ama. Akşamı çay-kitap eşliğinde tembellik yaparak geçirdim. Sınavlardan önce aldığım ama o yoğunluğa kaynamasını istemediğim Hakan Günday'ın Daha'sına başlayabileceğim sonunda. Nasıl özledim Hakan Günday okumayı belli değil. Tabii ikinci vize yerine geçecek olan ödevlerden şimdilik bahsetmiyorum.

Perşembe, Ekim 31, 2013

By the way

Flulaşan derslerin ve sınavların tüm netliğiyle geri geldiğini söylemezsem, üzülürüm. Ağız tadıyla mutlu bile olamıyoruz.

Pazartesi, Ekim 28, 2013

Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar'a 5 kala...

Haftada 5 gün çalışıp 1 gün okula gitmem, sınavlarımın yaklaşmış olması ve doğru düzgün derse gitmemiş olmam, boynumdaki düzleşme ve fıtığın beni gerçekten ger-çek-ten çok zorlaması bir yana, ben sevdiğim adama EVET dedim ve yukarıda saydıklarımın bir anda flulaşmaya başladığını gördüm. Hayatımın en heyecanlı ve mükemmel gecelerinden birini yaşadım 5. senemize girdiğimiz gece. Belki de en'i, bilmiyorum (Gelecekteki daha güzel geceler için açık kapı bırakıyorum.). Duyduğum en güzel soruya bildiğim en güzel cevabını verdim.

Evleniyorum millet.

Cuma, Ekim 25, 2013

CL / Galatasaray:3 - 1:FC Kobenhavn

Dün akşama kadar okulda telef olduğum için ancak bugün notlar yazacağım maçla ilgili.

  • Tabii ki çok mutluyum, özellikle ilk yarıda neredeyse eksiksiz bir Galatasaray izledik. Maşallah.
  • İlk yarı bi ara takım baya baya önde basmaya başlayınca gayri ihtiyari kafamı kulübeye çevirdim. Gözlerim Fatih Hoca'yı aradı resmen. Mancini'ye lafım yok, ama içim buruk.
  • Sezon başladığından beri en istikrarlı topçumuz Melo bence, hırsından ve iyi oyunundan asla taviz vermiyor. Sevmiyor, tapıyoruz.
  • Sneijder için sadece fangirl çığlıkları atmak geliyor içimden, nasıl seviyorum belli değil. Pasları, oyun zekası beni benden alıyor. Nasıl bu kadar tık diye tam yerine pas atıyor, keşke diğerlerine de öğretse biraz.
  • Drogba olmasa Fatih Hoca'nın son zamanları ve Mancini'nin ilk bir kaç haftasını olduğundan çok daha zor geçirirdik bence. Dün basketbol maçına da gelmişti (ölürüm). Daha çok sevmek mümkün değil diyorum, Her seferinde mümkün olduğunu görüyorum.
  • Hocanın Ceyhun ısrarını anlamadım ama vardır heralde bir bildiği.
  • Burak'a çok üzülüyorum. Canını dişine taktı tüm maç, bir tane atsa arkası gelecek hocanın dediği gibi ama resmen basireti bağlandı. Taraftar iyi ki arkasında durdu. ( Ben de insanlarla aynı fikirdeyim ama, geride veya berabere olsak kimse o kaçırdıklarından sonra alkışlamazdı.)
  • Tribün son ayların en iyisiydi destek olarak. Her seferinde ne kadar sevmediğimi söylediğim Ultraslan'ın hakkını yemeyeyim bu kez, sopalı pankartları çok çok iyiydi. Harika yazılar gördüm. Hatta bi ara gözüme HARRY KEWELL The Wizard Of Oz bile çarptı.(Tabi Ultraslan'ın gözümdeki iyiliği 1 gün sürdü. Dünkü basket maçında aynı 'Başarılar Gelir Geçer' rezilliğini yaptılar yine. Maçın bitmesine 2 dakikadan fazla zaman vardı daha ki, basketbol için ciddi bir süredir bu. Ondan sonra salondan insanlar çıkmaya başlayınca 'herkes gider, biz kalırız.' Yav he he demekten başka yorum yapamıyorum.)
  • Takım böyle devam etsin lütfen, çünkü Galatasaray kötüyken her şey olduğundan çok daha kötü sanki. Bu 3 puan ligde de bi seri başlatır umarım.
  • Ayrıca şu fotoğrafa ve Drogba'nın alçak gönüllüğüne ölürüm.

Salı, Ekim 22, 2013

Gravity


Dün akşam spora gidecektik aslında ama, son anda vazgeçip sinemaya, Gravity'e gittik. İyi ki de gitmişiz. Film konusunda ciddi şekilde iki zıt kutup var. Çok beğenenler ve hiç beğenmeyenler. Ben çok beğenenlerdenim. 3D inanılmaz kaliteli. Ciddi şekilde uzaydan dünyayı izlemek gibi ve çok keyifli. Filmi izlerken bazı bölümlerde çok gerildim, 3D'nin etkisiyle sanırım zaman zaman bende uzay boşluğunda savruluyormuşum gibi hissettim çünkü. Bu durum da beğenmemde büyük etken. Süreyi çok uzatmamaları ve kırılmalı-patlamalı-parçalanmalı sahneleri abartmamaları hoşuma gitti.

Kendimce ufak birkaç ayrıntı var beni rahatsız eden, biri George Clooney'nin filmde çok az süre alması. Başrolde görünce daha uzun bir performans beklemiştim. İkincisi de filmin sonunun hızlı şekilde bağlanması. Bir 10 dakika daha eklenerek net bir son belirleselerdi, çok daha fazla severdim ama bu hali de yetti. İzlenir.

Pazartesi, Ekim 21, 2013

Ortaya Karışık #Bayram Özel

9 olmasa da 8 günlük bayram tatilini yedim. Yine ofiste, odamdayım. İşimden nefret etmiyorum, hatta seviyorum bile diyebilirim ama çalışmak için ölmediğimi hayat her geçen gün daha çok çarpıyor yüzüme. Tatil dönüşü benim için çok zor oldu. Neyse bayram günlüğüne başlıyorum.

Cumartesi kardeşim askerden izine geldi. Daha önce yazdım mı bilmiyorum ama Sivas'a çıktı usta birliği. Doğu olmadığı için çok mutluyum. Pazar günü aile kahvaltısından sonra attık kendimizi dışarı. Zira kardeşim bizi batırmak için yemin etmiş gibiydi. Kırmadık. Aldık ne istiyorsa. Adam asker. Günün devamında Zühre'lerle gezmece yaptık. Arabanın camını bozduk, pazar pazar sanayilerde usta aradık falan. Gergin, bir o kadar da komikti. Araba, beyaz eşye vb. konularda usta olmak çok cool bence. Usta bizi kurtardı.

Arefe ve bayramın ilk günü anane, büyükbaba, akraba üçgeninde devam etti doğal olarak. Kavurmadan bahsetmek istemiyorum. Buaralar diyet, spor hak getire. Kilo almak korkulu rüyam oldu ama tabii ki farketmedi yemelerin dibine vurdum.

Bayramın ikinci günü artık özgürlüğümü ilan ettim. Barış, Zühre ve Ozi'yle yaşlılar gibi sauna, hamam, jakuzi, buhar banyosu, yağmur banyosu ve bilimum sulu eğlenceleri barındıran Divan Asya'ya gittik. Otelin kalitesinden bahsetmeme gerek yok. Ben daha çok nasıl saunada yaşamak istediğimden, yine 'yaşlılar gibi' kemiklerimin ısındığından, ilerde evime jakuzi yaptırmayı ne kadar çok istediğimden falan bahsetmek istiyorum. Herşey harikaydı. Kelimenin gerçek anlamıyla harika ama.

Balık sezonu açıldığından balık yemeye doymuyorum. Aslında benim için balıkçı, balığın kendisinden çok karides, kalamar ve midye tava üçlüsü demek. Bayram boyunca kavurmaların yanında balıkları da götürdüm yani. 'Screw you guys, obesity is coming :('

Bayramın 3. günü tüm yorgunluğa rağmen Justin Timberlake ve  Ben Affleck'in Büyük Kumar filmine gittik. Justin Timberlake gerçek Justin'in kim olduğunu tekrar gösterdi tabii. Çok beğendim filmi gerçekten. Hala vizyondayken görülmeli bence. Buarada herkes Gravity aşağı, Gravity yukarı geziyor. Sırada Gravity var o yüzden.

Son gün Barış'la bizim ev ahalisini kahvaltıya götürdük. Tüm tatil, birileriyle buluşup gezerek ve hasret gidererek geçti, gerçek anlamda harikaydı. Son 3 gün aklımın bir köşesinde sürekli tatil bitiyor diye fısıldayan bir sesle gezdim. Daha önce de dedim, paralel bir evrende, dilediğim zaman çalıştığım ya da evden çalıştığım; hayatımın diğer ayrıntılarının tamamen aynı olduğu bir hayat hayal ediyorum. Belki bir gün.

Cumartesi maç vardı. Şükür 3 puanı aldık. Kulubelerin değişmesi, teknik direktöre bakıp şaşırmak, oyunu izlerken yorulmak falan çok garip geliyor bana. Galatasaray'a kolay kolay küsmem tabii ki ama ben savunma Galatasaray'ını çok sevmiyorum. Beni yoruyor. Umarım iyi olur. Buarada fangirl çığlıklarımı engelleyemeyeceğim. Ben <3 Sneijder.

Maçtan önce tiyatroya gittik cumartesi. Kurban. Devlet Tiyatroları'nda polisiye izlemeye çok alışık değilim ama gerçekten çok sevdim. Hatta sırada Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar'ın birlikte oynadığı Profesyonel var. Bilet bulması oldukça zor olan bir oyun. 3 Kasım için kaptık biletleri.

Son olarak, perşembe Barış'ın doğum günü, pazar da 5. yıldönümümüz. O kadar ama o kadar çok heyecanlıyım ki, sözler yetmez. Çok güzel olsun diye dua ediyorum sadece.

Cumartesi, Ekim 12, 2013

Sıkkın vol 14561656

Zor günler geçiriyorum son zamanlarda. Haftada 1 gün okula gittiğim için cumartesileri geç saate kadar çalışmak durumundayım. Ayda yalnızca 1 cumartesi iznim var. Bu durum bana ciddi manada fiziksel yorgunluk olarak dönüyor. Bunun yanında okul da sürekli sorunlar üretiyor. Verdiğim muafiyet dilekçesi haftalardır işleme konulmuyor. Muafiyet alacağım diye gitmediğim derslerin ödevleri birikiyor falan. Yoğunum yani. Ama bunlar dışında enerjimi çekip götüren bi'şeyler var son 2-3 haftadır. Sürekli yorgun ve uykuluyum, işe-okula gitmek istemiyorum, kitap okumak ya da gezmek istemiyorum. Dışarı çıktığımda da hemen eve dönmek ve yatmak istiyorum. Evet son günlerimin özeti bu: 'sürekli yatıp uyumak istemek.

Dişimi sıkmamın ve bu depresif hallerin üzerine gitmememin tek sebebi de uzun bir tatilin beni bekliyor oluşu ve kardeşimin izne gelmesi. Nefesim daralıyor. Neye sabrediyorum emin değilim ama sabrım da tükeniyor sanki...

Çarşamba, Ekim 02, 2013

Ortaya Karışık #Kısa Kısa

  • Hoca gitti. Gönderiliş şekli yakışmadı. Milli takım yüzünden ben de kızgındım ama yapılacak şey hocayı KOVMAK DEĞİL, milli takımı bırakmasını istemekti. Beceremedik.
  • Mancini'yle ilgili iyi-kötü hiçbir şey hissetmiyorum ama antrenmanlarda falan görmek bir garip oluyor.Ne kadar sürer bilmem.
  • Kentsel dönüşüm zımbırtısı yüzünden ananemlerin binası yıkılıyor. Biz çok ev değiştirdik ben büyürken ama ananemler hep oradaydı dolayısıyla çocukluğum da. Karşılığında verdikleri 3 kuruşun hiçbir anlamı yok.
  • Okula başladım. Hocaları sevdim ama okulun bürokrasisi canımdan bezdirdi. Hayatımda bu kadar dilekçeyi arka arkaya yazdığım olmamıştı. Sonuçlansa bari, gam yemeyeceğim. Hala muafiyet sonucu bekliyorum.
  • Bursa'yı ve oradaki hayatımı HALA ÇOK ÖZLÜYORUM. Şimdi memnun değil miyim hayatımdan, gayet memnunum ama o zaman bir başkaydı. Sıkılmak bile ayrı bir tatlıydı, artık sıkılmaya ZAMAN YOK.
  • Kitap okuyamıyorum. Neden bilmiyorum. Elime alıyorum 2 sayfa okuyup bırakıyorum. Yeni kitaba başlayayım o zaman gaza gelirim diyorum ama yok, olmuyor.
  • Aynı durum diziler için de geçerli. Başlıyorum, sarmıyor. Günlerdir izlediğim tek şey Grey's Anatomy'nin 10. sezon 1-2. bölümü.
  • Geçenlerde Barış'la, klarnet ustaları Şükrü Tunar ve Mustafa Kandıralı için düzenlenen ustalara saygı konserine gittik farklı olarak. Harika bi geceydi. Sanat müziğini seviyorum.
  • Bayramda n'apcağımızın hala belli olmaması sinirime dokunuyor. Hem babaannemi görmeye gideceğim hem de Barış'la yakın biyerlere gideceğiz ama ikisi de kesin değil.
  • Akşama maç var, heyecanlıyım evet ama bir CL maçı heyecanı değil nedense. Hadi akşam olsun falan modunda değilim. İnşallah alırız da, takım bi silkelenir. Çok üzülüyorum.

Cumartesi, Eylül 14, 2013

Manisa

Dün iş yerimden izin aldım. Annem ve babamla birlikte kardeşimin yemin törenine gittim. Kardeş dünyada sahip olunabilecek en güzel 3-5 şeyden biri ve kıymeti uzaktayken çok daha iyi anlaşılıyor. Gittiğinden beri ilk kez dün görebildim kardeşimi. O kadar çok özlemişim ki, bakmaya, öpmeye, sarılmaya doyamadım. Askerliğin gereksizliği konusundaki düşüncelerim asla değişmeyecek özellikle de kardeşimi gönderdikten sonra ama tören gerçekten güzeldi.

Perşembe akşam 10'da çıktık yola, sabaha karşı Manisa'daydık. Kardeşimle sarılıp, koklaşıp, gezip, tozup, akşam 5'te geri dönüş için tekrar yola düştük. Özellikle dönüşte feribot kuyruğu, trafik falan yüzünden yorgunluktan ölecek kıvama geldim. Bir de bugün çalışmam gerektiği için yorgunluğum zirvede ama kesinlikle değerdi. Keşke daha çok zaman geçirebilecek fırsatımız olsaydı.

Kurban bayramında dağıtım iznine gelecek ve askerliğine nerede devam edeceği belli olacak. Mümkün olan en batı ve en güvenli yere gider inşallah. Çok bir zaman değil. Bir ay sonra tekrar görüşeceğiz ama yine de ayrılık çok zor. Sevdiklerimi özlemeyi sevmiyorum hatta SEVDİKLERİMİ ÖZLEMEKTEN NEFRET EDİYORUM.

Çarşamba, Eylül 11, 2013

Milli Takım

Fatih Terim'in apar topar milli takımın başına geçmesi, 2 yıldır bize yapmadığı kalmayan federasyonla masaya oturması falan beni biraz kırmıştı açıkçası. Koca ülkede hoca mı kalmadı da zaten çalıştırdığı bir takım olan adama sulanıyorsunuz diye baya atarlanmıştım. Hocanın milli duyguları da malum tabii. Bu iş böyle oldu bittiye geldi ama olur da hoca milli takıma devam ederse iki takımı birden yönetmesinin doğru olmadığına inananlardanım ben. Ne demiştik 'Hedef Büyük.'

Milli takımın turnuvalarda olması, o turnuvaları izlemeyi daha keyifli hale getiriyor, evet. O yüzden tamamen milli takım karşıtı değilim ama, AMA SELÇUK SAKATLANDI ULAN. Antalya maçında oynamayacağı kesin, Real Madrid ve Beşiktaş maçlarında da belki oynarmış. İşte bundan nefret ediyorum. Önemli maç arefelerinde milli takıma gidip, sakatlanıp geleceğine oynamamasını tercih ederim. Milli takımsa milli takım. Gerçekten çok sinirlendim. Madem sakatlandın neden devam ediyorsun oynamaya, bari çık.

Sonuç olarak milli takıma karşı karışık duygular içindeydim Fatih Hoca sebebiyle zaten, Selçuk'tan sonra artık iyice delirdim. Bekleyip göreceğiz bakalım neler olacak.

Perşembe, Eylül 05, 2013

Grey's Anatomy


House MD bittikten sonra doktor-hastane dizilerine böyle bağlanabileceğimi düşünmemiştim. Tabii ki Grey's Anatomy bir House MD değil ama ve fakat ÇOK SEVİYORUM.

Mayıs sonu gibi başlamıştım izlemeye, 9 sezonun tamamını izlemenin çok uzun zaman alacağını ve yeni dizi arayışına girmenin saçma olacağını düşünmüştüm ama beklediğimden çok daha hızlı bitti. Günde 10-12 bölüm izlediğim zamanlar oldu. Her sezon finalinde biraz ara vereceğim, bir sonraki sezona başlamayacağım, azcık da kitap okumalıyım falan deyip takriben 30 dakika sonra sonraki sezona başladım hep. Her sezon başka yerden sevdirdi, bağladı ama 8 ve 9. sezonlar gerçekten çok çok başkaydı, özellikle de finalleri.

Yeni sezon başladığında hala eskileri izliyor olurum diye düşünüyordum ama daha 21 gün var ve ben gerçekten çok merak ediyorum. Sırada 100 milyon kişinin birden önerdiği shameless var ama biraz bekleyeceğim yeni bir diziye başlamadan.

Çarşamba, Ağustos 28, 2013

Ortaya Karışık #20

Uzuuun zamandır ortaya karışık yazmamışım. Tatil, bayram, bayram sonrası yoğunluk derken yaz günlerinde pek anlatamadım olan biteni. Sondan başa doğru sıralıyorum hemen.

23 Ağustos'da bloga yazmaya başlayalı 1 yıl olmuş. Çok kalabalık ve dikkat çeken bir blog olmasa da burayı gerçekten çok seviyorum. Kimse için değilse kendim için. Arada geçmişte yazdıklarıma, yaşadıklarıma, hissettiklerime bakmak iyi geliyor. O yüzden devam.

Haftasonu çok yoğun ve eğlenceli geçti. Bertan'ın ablasının düğünü vardı. Geçen yıl da nişanına gitmiştik. Uzun zamandır bu kadar oynayıp zıpladığımız yoktu. Geç saate kadar eğlendik, düğünden sonra da devam ettik. Kurtlarımı atıp eve döndükten sonra da uyumadım. Grey's Anatomy'nin son sezonundayım, neredeyse sabaha kadar izlemeye devam ettim. Pazar da çok eski ve çok sevdiğim bir komşumuzu ziyaret ettik annemle. Nasıl özlemişim ve nasıl güzel  ağırladı. Arada iyi geliyor böyle.

Kardeşimin askere gittiğini yazmıştım. Arıyor arada. Çok özlüyorum. Sesini duymak iyi geliyor. Geçenlerde yüreğimiz ağzımıza geldi ama. Birliğinde 700e yakın asker akşam yemeğinden zehirlenmiş. Bizimki yemeklerin ne kadar kötü olduğundan bahsediyordu zaten yiyemiyordu o yüzden çok şükür ona bir şey olmadı. Sabaha kadar zehirlenenleri çevre hastanelere taşımışlar. Nasıl bu kadar tedbirsiz olabiliyorlar anlayamıyorum. Şimdi 5 yıldızlı otel yemekleri gibi yemek çıkıyor diyor. Bakalım ne zamana kadar devam edecek.

Son zamanlarda o kadar az kitap okuyorum ki, vicdan yaptım. Grey's bitmek üzere. Uzun bir süre hiç bir diziye sarmamayı planlamıyorum çünkü izlemeye başladığımda boş bulduğum her zamanı dizi izleyerek geçiriyorum. Rahatsız oluyorum.

Görmemişlik yapmak istemiyorum ama Barış sonunda araba aldı. En kısa zamanda yaz kapanışı için küçük bir tatile gideceğiz hem de arabayı ıslatacağız. Ben de çok istiyorum aslında ama, artık çok gerek kalmayacak sanırım.

Okul açılacak, ilk kez gidecekmişim gibi heyecanlıyım. Hangi dersleri alacağım, iş yerinin verdiği birgün izin derslere yetişmeme yetecek mi, devam sorununu çözebilecek miyim gibi gibi gibi bir sürü şeyi çok merak ediyorum. Umarım başarabilirim, korkuyorum biraz da. Açıköğretim çok kolay oldu ama bu sene gözümü korkutmuyor pek. O da başlıyor Eylül'de.

Ramazanda spora ara vermiştik. Başladık tekrar. Aslında bıktım biraz ama, başladığım işi yarım bıraktığımda kendime çok kızıyorum. O yüzden süresi dolana kadar devam edeceğim mümkün oldukça.

2 hafta üst üste deplasman olayını sevmiyorum. Hele de senenin en başında havalar iyiyken olunca daha sinir bozucu oluyor. Hocanın cezası da bitmişken Eskişehir maçı içerde olsaydı süper olacaktı. İple çekiyorum içerdeki Antalya maçını.

Bu arada tiyatro sezonu da açılıyor sonunda. İlk oyunu ne zaman görebileceğiz bilmiyorum ama özledim.

Çok uzun oldu, artık bu kadar biriktirmeyeceğim.

Salı, Ağustos 20, 2013

STSL 1. HAFTA GS 2 : 1 GAS


Umarım Gaziantepspor'un kısaltmasını doğru yazmışımdır. Neyse hasret bitti. Pek istediğimiz şekilde olmasa da şükür kavuştuk.

Amerika'dan gelen yakın bir arkadaşımız, bu yıl kombine alıp bize katılan liseden arkadaşım ve Barış'la gittik maça. Gidene kadar herşey mükemmeldi. Zaten özlemekten öleyazmışız. Erkenden golü de bulunca değmeyin keyiflere, taa ki Gezi tezahüratları başlayana kadar. Şanssızlığımızın kurbanıyız, bu yıl yine mecburan Kuzey Tribün'de kaldık. Keşke değiştirme şansımız olsa da kurtulsak şu saçma sapan reislerden ve onların eteğinde dolaşanlardan. Her yer Taksim her yer direniş tezahüratlarını ıslıklayan UA tribünde siyaset istemiyormuş. Şampiyonlar ligi maçlarında Fatih Sultan Mehmet koreografisi serbest, istiklal marşında bozkurt serbest ama direniş tezahüratı yasak, neden? Çünkü tribünde siyaset istemiyoruz. Hadi ordan! Baya gergin geçti maçın devamı tehditler, susturmaya çalışmalar, el hareketleri falan ama neyse ki olaysız bitti.

Maçın son 10 dakikası özellikle de uzatma kısmı kabus gibi geçse de lige puanla başlamamız iyi oldu. İkinci yarı rölantileri kabusun sebebi bence. Baskılı oyunda daha iyi savunma yapıyoruz, yavaşladığımız zaman çok fazla atak yiyoruz. Geçen sene de vardı bu durum, hala devam ediyor gibi geldi dün akşam ama daha ilk hafta tabi, erken karar vermemek lazım. Sneijder'ı izlerken mutluluktan ölecek falan gibi hisseden bir ben değilimdir sanırım. Hamit'ten umudu kesmek üzereyim belki de geç kaldım bilmiyorum ama fena sıçtı. İnşallah toparlar. Emre Çolak, Chedjou, Hakan Balta gayet iyi göründü. İyiler, kötüler bir yana, hocanın bir an önce kulübeye inmesi lazım, orası kesin.

Ujfa'ya yapılan veda çok şıktı buarada. Kaptanı son kez alkışlama şansımız oldu. Üzülsek de bize yakıştığı gibi uğurladık.

Bir de buraya da not düşmek istiyorum. Galatasaray'a atılan hiç bir golü alkışlamam, alkışlayana da saygı falan duymam. Ben niye takımıma atılan golü takdir edeyim ya, isterse havada 5 takla attıktan sonra rövaşata atsın yine de alkışlamam. Samimi gelmiyor bana.

Sonuç olarak ŞÜKÜR KAVUŞTURANA. Vurduğumuz gol olsun, yine şampiyon olalım, Avrupa'da çoşalım İN-ŞAL-LAH!

Çarşamba, Ağustos 14, 2013

Geri Gelecek



Dün gece kardeşim askere gitti. Gitti. Çok zor geldi. Bu kadar güç olacağını düşünmemiştim. Gözden kayboluncaya kadar tutabildim kendimi, çözüldü sonra dizlerimin bağı. Canımdan bi parça da Manisa'da artık.

Kardeşimi götüren otobüsün plakasını sökmüş arkadaşları. 'Abla bunu sakla, kardeşini götüren otobüs götürdüğü gibi getirecek.' dediler. Eve dönünce ilk iş astım odaya. Dünyanın en saçma müessesesine gönderdim kardeşimi. Çabuk getirsin.

Salı, Ağustos 06, 2013

Bu ara

Bu ara pek iyi değilim blog. Burda sebeplerine dair uzun uzun yazıp rahatlamak istiyorum ama daha tam olarak çözebilmiş değilim. Hiçbir zaman ışıklar saçan bir insan olmadım, genel olarak çizginin daha depresif tarafında kaldım ama bu öyle bi'şey de değil sanki. Nefesim göğsüme sığmıyor. Ondan pek yazasım gelmiyor. Bayram iyi gelir belki.

Salı, Temmuz 30, 2013

Haftasonu Ankarası

Annemin 3 günlük kısa bir izni vardı, kuzenlerinin yanına Ankara'ya gitti haftaiçi. Ben de haftasonu katıldım onlara. Biraz uzun bir yolculuk oldu cuma ve iftar trafiği birleşince ama değdi.

Sabah uyandığımda balkonda beni bir sürpriz bekliyordu. Barış ben gitmeden önce annemle, teyzemle ve kuzenlerimle anlaşmış, gece otobüse binip Ankara'ya gelmiş. Ben haftasonu İstanbul'da olacağını sanıyordum. İnanılmaz şaşırdım çünkü Barış teyzemi tanımıyordu ama bir o kadar da mutlu oldum. Harikaydı.

Daha önce Ankara'ya gitmiştim ama Anıtkabir'i görmemiştim. Cumartesi ilk iş Anıtkabir'e gittik hep beraber. Anıtı ziyaret edip dua ettik, müzeyi gezdik. Atatürk'ün kişisel eşyaları inanılmaz zevkli ve etkileyiciydi. Gezip dolaşmak için sadece 1 günümüz olacağından ben zannediyorum ki , Anıtkabir dışında sınırlı yerler görebileceğiz ama Ankara o kadar küçük ve benim merak ettiğim yerler birbirine o kadar yakınmış ki, Anıtkabir'den çıktıktan sonra Tunalı Hilmi, Bestekar, Kuğulu Park, Güven Park, Kızılay, Gençlik Parkı, Ulus yani kısaca heryeri gezdik. Ben İstanbul gibi, merkezlerin her biri şehrin başka ucunda zannediyordum ama değilmiş. Merak ettiğim heryeri doya doya gezdim. Akşam da annemlerle buluşup, Gençlik Parkı'nda iftar yaptık, fıskiye gösterisini izledik (!)
Melih Gökçek'i andık. Gösteri gerçekten çok güzeldi, lazer, ışık, müzik üçlüsüyle ama biraz manidar oldu. İftardan sonra da son durak Hamamönü'ne kahve içmeye gittik. Barış İstanbul'a biz de yorgunluktan bitmiş şekilde eve döndük.

Pazar akşam İstanbul'a döneceğimiz için son günümüzü evde geçirdik. Ailemle birarada olmak, Barış'ın gelmesi, 2 günde olsa kafa dağıtıp, gezip, tozmak çok iyi geldi. Ramazan olmayan bir zamanda tekrar gideriz umarım.

P.S: Kardeşim acemi birliğinde Manisa / Kırkağaç'a gidiyor. Usta birliği de aynı yerlerde olur umarım ve sağlıkla gidip döner.

Pazartesi, Temmuz 22, 2013

19.07.2013 / Life Park - Jason Mraz

Görüntü çok iyi olmasa da bizim çektiğimiz fotoğraflardan birini paylaşmak istedim. Hatıra niyetine.

Bu konseri kalabalık bir arkadaş grubu olarak uzun zamandır bekliyorduk ve çok eğlendik. Çok eğlendik ama bunun öncelikli sebebi bir arada ve mutlu olmamızdı çünkü konser beklentilerimizin altında geçti biraz. Tabii bunun en önemli sebebi tüm gece beklememize rağmen life is wonderful ve bellaluna'yı söylememesi. Şimdi geliyor diye diye geceyi bitirdik. En sevdiğimiz şarkıları söylemese de Gezi'ye çaktığı selam, aralarda uydurduğu şarkılar ve konserin sonunda herkesi 'Every little thing is gonna be all right' diye çıldırtması yetti.

Sorunsuz gittiğimiz Life Park'ın dönüşü bizi biraz zorladı ama yılmadık, Horhor'da sahur yapıp oradan nargile içmeye geçtik. İnanılmaz yorucu ama bir o kadar da unutulmaz bir gece oldu. İnsanın güzel arkadaşlarının ve güzel sevdiğinin olması güzel hem de çok...

Cuma, Temmuz 12, 2013

My Baby

My evian baby and me diye bir app var. Fotoğrafını upload ediyorsun ve gelecekteki bebeğini gösteriyor. Barış için ve kendim için denedim. Bayıldım. Etrafımdaki herkes için denedim süper. Kız olan benim, erkek olan Barış'ın. Yerim.



Çarşamba, Temmuz 10, 2013

Alper Kamu Cehennem Çiçeği / Alper Canıgüz


Alper Canıgüz çok sevdiğim ve zekasına hayran olduğum bir yazar. Kitaplarıyla 2011 yılında tatile çıkmadan hemen önce tanışmıştım. Tatlı Rüyalar'ı bir günde okuyuverince, diğer iki kitabını da tatilde okurum diye yanıma alıp bitirmiştim ve gerçekten çok sevmiştim. Uzun zamandır yeni bir kitap çıkarmasını bekliyordum ki yeni kitap yine tatil öncesi geldi bana Alper Canıgüz tatillerimin rengi oldu kısacası. Tatilin ikinci gününde de bitiverdi.

Alper Kamu, kesinlikle zekasına hayran olunacak, yaşı küçük kendi büyük, inanılmaz bir çocuk aynı zamanda Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın da baş kahramanı. İlk kitapta biraz yadırgamıştım aslında bu kadar ufak bir çocuğun böyle maceradan maceraya koşmasını ama bu kitapta hiç yabancılık çekmedim. Hikayeyi de sonunu da çok sevdim. Altını çizdiğim ve sevdiğim kısımları birara yazacağım buraya ( o kadar çok ki.). Okuyun bence, seversiniz.

Pazartesi, Temmuz 08, 2013

Ayrıntılı Yüksek Lisans Yazısı

Yüksek lisans için İngilizce olması sebebiyle başta Marmara'yı daha çok istiyordum ama sonradan bir şekilde aklım Yıldız'a kaydı. Özellikle mülakattan sonra ben bu okulda okulmalıyım dedim. Hatta bazı gereksiz bahaneler üreterek Marmara'nın mülakatlarına bile gitmedim.Yıldız olmazsa İstanbul'a başvuracaktım. Zaman geçtikçe ya olmazsa, keşke gitseydim Marmara'ya falan diye vah tüh yapmaya başladım hatta. 3 Temmuz'a kadar sürekli dua ettim. Sonunda malum gün geldi. Tatilde olduğum için daha sakin olabileceğimi düşünüyordum ama nerde? Geceden başladı karın ağrılarım.
Sabah uyandığım andan itibaren siteyi kontrol etmeye başladım. Sonunda 16:30'da açıklanacağına dair bir duyuru koymuşlar ama ben yine de pes etmeden o duyuruya rağmen bakmaya devam ettim. Saat 2 buçuk falandı tekrar girdim, açıklanmıştı. Telefondan baktığımdan ve titremekten biraz zor oldu bulmam. İsmimi listede göremedim, dedim olmamış demek ki. Kendimi gaza getirmediğimden girsem de son sıralardan olur diye hep alt satırlara bakmıştım. Sonra biraz sakinleşip listeyi tekrar taradım veeee o da ne! 10. sıradan girmişim. 90 almışım mülakattan. Nasıl bir mutluluk anlatamam. Kendimi direk Barış'ın kollarına bıraktım. Sonra aldım elime telefonu, bu duruma sevinebilecek herkesi tek tek aradım. Mutluluğum katlandı.

Neredeyse 1 hafta oldu açıklanalı hala aklıma geldikçe içimden çığlıklar atıyorum. Hayatımda hiç bir akademik başarım beni böyle mutlu etmemişti. Bu kadar çok istediğimi ben bile bilmiyordum. Tam bir doğum günü hediyesi oldu. Özgüvenim tazelendi. Kariyerimdeki yerinden bahsetmiyorum bile. Yarın kayda gidiyorum ve bir an önce yeniden öğrenci kimliğim olsun istiyorum. Seneler geçip de bu yazıyı okuduğumda iyi ki başlamışım derim umarım çünkü bu kadar sevinmeme rağmen en çok pişman olmaktan korkuyorum...

Çarşamba, Temmuz 03, 2013

BAYRAM

Tatilden döndüğümde bununla ilgili ayrıntılı bir yazı yazacağım ama bugünü ve bu dakikaları unutmak istemiyorum.

YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ - İŞLETME YÖNETİMİ / TEZLİ YÜKSEK LİSANS

Çarşamba, Haziran 26, 2013

Bazen...

Bazen iki elimle bütün gövdemi açıp, olanca öfkemi dışarı atmak geliyor içimden. Öfkem içime sığmıyor çünkü. Söylemek istediklerim göğüs kafesimde sıkışıyor sanki. Ölmek istiyorum o an. Başka türlü geçmezmiş gibi. Sonra temiz hava, derin nefes al, başka şeyler düşün, biraz ağla, öfkeni kontrol altına almaya çalış ve eve dön...

Salı, Haziran 25, 2013

Ortaya Karışık #19

Günler her zamankinden daha garip, daha hızlı geçiyor. Bloga yazmaya başladığımdan beri hiç bu kadar ara verdiğim olmamıştı ama geçen süreçte gerçekten içimden yazmak gelmedi hiç. Aynı kişisel tarih zımbırtısı sebebiyle buraya bir kaç not düşmek istedim.

Gezide olanları, Türkiye'de olanları insanların bu kadar farklı yorumlayabiliyor olması, insanların bu kadar kör olması, insanların bu kadar vicdansız ve merhametsiz olması KALBİMİ KIRIYOR. Bu ülkede nefes alıyor olmak canımı yakıyor son günlerde. Ethem, Abdullah, Komiser Mustafa, Mehmet... Unutmayacağız, unutursak kalbimiz kurusun.

Ortalık bu kadar karışıkken sıradan şeyler yapıyor olmak vicdan azabı çekmeme sebep oluyor ama hayat devam ediyor. Keşke Ethem vurulmadan, Abdullah ölmeden ya da Berkin'in kafasına o gaz bombası düşmeden önce durabilseydi. Yani keşke bazen durabilse...

Yıllık iznimin 1 haftasını kullandım buarada. Çok güzel yerler gördüm. Çok güzel fotoğraflar çektim ama hiçbirini uzun uzun yazmak gelmiyor içimden. Önümüzdeki hafta yıllık iznimin ikinci haftasını kullanacağım. Marmaris'e gidiyoruz. Sonunda ayaklarım suya değecek. Temmuız 5 doğum günüm, doğum günümde de orada olacağız.

Yıldız Teknik'e yüksek lisans başvurusu yaptım ve mülakatına katıldım. Sonuçların açıklanmasını bekliyorum. Kötü geçmedi aslında ama iyi geçti diye kendimi gaza getirip hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Kariyerimle ilgili 'şimdilik' en büyük hayalim Yıldız'da yüksek lisans. Umarım olur, n'olur, lütfen, inşallah olsun. 3 Temmuz'da açıklanacak. Mükemmel bir doğum günü hediyesi olabilir bence. Olmazsa İstanbul'a başvurmak için Temmuz sonunu bekleyeceğim.

Olayların ilk başladığı gün açıköğretim sınavları vardı, haber almaya çalışmaktan, arkadaşlarımı merak etmekten, doğal olarak finallere çalışma şansım olmadı. Genel ortalamamı düşürsem de tüm derslerimi verdim. 1 yıl gitti bile. Bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. İlk dönemki ortalamam için bana yüksek onur belgesi yollamış aöf o derece. Saklıyorum.

23 yıllık çile bitti, basketbol takımımız müthiş bir seriyle şampiyonluğu aldı. Basketbolcularımız olaylar sebebiyle kutlama istemedi, hatta Cenk Akyol NTV mikrofonuna konuşmayarak tepkisini müthiş bir şekilde gösterdi. Gurur duydum. Seneye Eurolig olduğundan belki basketbol kombinesi bakabiliriz diye konuştuk. Bakalım. Futbol kombinelerimizi de yeniledik buarada. Değişim dönemi olmadığı için, yenilemezsek genel satışta kalmaz, alamayabiliriz diye yerimizde kaldık. Zaten tribüne çok alışmıştık, üzülmedim o yüzden.

İşyerinde cumartesilerle ilgili 'sonunda' bir düzenleme yapıldı. Ayda bir cumartesi yarım gün şeklinde çalışacağım. Köye babaannemin yanına, Ankara'ya kuzenlerimin yanına ve yazlığa ananemlerin yanına gidebileceğim haftasonları. İşyerinde başka güzel gelişmeler de var ama şimdilik onları yazmayacağım. İlerleyen günlerde belki ayrıntılı yazarım.

Mayıs ayının ortalarından beri doğru dürüst kitap okuyamıyorum. Tatil için çok sevdiğim Alper Canıgüz'ün yeni kitabı Cehennem Çiçeği'ni ve biraz aksiyon olsun diye Dan Brown'ın Cehennem'ini aldım. Okuma günlerine hızlı bir dönüş yapma niyetindeyim.

İstanbul'dan gitmek için gün sayıyorum. Pazar olsun hadi...

Çarşamba, Haziran 12, 2013

İzle

( kaynak twitter @8secbeforesunrise )

Burayı çok çok az insan görüyor biliyorum ama şurada durması en azından içim rahatlatacak. İzlerken kalbim cam gibi parça parça kırılıyor resmen. Allah merhamet ve vicdan versin...

...

Hiç bir zaman bu ülkede yaşanmaz ya, bi fırsatını bulup gitmek lazım'ı gerçekten düşünen bir insan olmadım. Şartlar, ortam nasıl olursa olsun burada yaşamayı sevdim ama direnişe gösterilen reaksiyon, başbakanın tavrı, özellikle de dün gün boyunca yapılan açıklamalardan konuşmalardan sonra bu ülkede yaşamanın ne kadar zor olduğunu gördüm. Dün twitterda da yazdım ailemi, arkadaşlarımı ve Galatasaray'ı alıp gidebileceğim tek bir yer olsa dakika beklemem ama yok. Gidecek yerimiz yok. Biliyorum bir gün bunları bile umursamayıp gidecek duruma getirecekler bizi. Azıcık yeşeren her umut böyle sönüp gidiyor.

Birileri yazmıştı dün twitterda yine. Tezer Özlü demiş ki: 'Burası bizim ülkemiz değil. Bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi...' Üzerine söz söylemeye gerek yok.

Pazartesi, Haziran 10, 2013

DİREN!

Direnişle ilgili bir şeyler yazmayı defalarca denedim. Beceremiyorum. Dünyanın en güzel insanlarıyla aynı ülkede, aynı şehirde yaşıyorum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancım binlerce kat arttı. İyi ki varsınız.

Keşke bu ilşlerden anlayan birileri çapulcu blogları birliği falan kursa, zira burası da bir çapulcu bloğudur.

DİREN.

Pazartesi, Mayıs 27, 2013

26.05.2013 / İstanbul Akvaryum

Dün öğleden sonra uzun zamandır görmek istediğimiz ama bir türlü denk getiremediğimiz İstanbul Akvaryum'a gittik Barışcan'la. İnanılmaz merak ediyorduk, çok sevdik ama hayal kırıklığına uğramadık dersem yalan olur.

Girişte biletlerle birlikte digital guide aldık ve akvaryumun gezdiğimiz tüm kısımlarının hikayelerini dinledik. Böylece gördüklerimizin neler olduğunu, orada neden bulunduğunu ve gerçek formlarının bulundukları yerlere nasıl geldiklerini öğrendik. Özellikle Antartika bölümünde küresel ısınma ve etkilerini anlatabilmek için muazzam bir sistem yapmışlar. Küresel ısınma bu hızla devam ederse dünyanın hangi şehirlerinin, hangi yılllarda sular altında kalacağını görebiliyorsunuz. Tarihler tabii ki net değil ama tahminler gerçeğe yakınmış. Küresel ısınma bu hızla devam ederse İstanbul 2480 yılı civarında sular altında kalacakmış. Ürperdim.

İnanılmaz güzellikte, büyüklükte ve çeşitlilikte balıklar vardı. Büyülendim resmen renkler karşısında. Tabii ki yalnızca balıklar değil, mercanlar, su bitkileri vs. de çok etkileyiciydi. Kocaman köpek balıkları, müren balıkları, vatozlar, balon balıkları, ismini bilmediğim belki 1000 çeşit balık gördük.

Şimdi de bizi çileden çıkaran kısımlara geleceğim. İnsanlar kesinlikle akvaryumu gezmeye gelmemiş. Orada fotoğraf çekip / çekilip evde bakmak için gelmiş. Balıklara bakan ya da yazıları okuyan  o kadar az insan vardı ki şoka girdik. İnsanlar ya facebook için profil fotoğrafı çektiriyor ya da balıkların dibine kadar gidip 'flaşla' fotoğraflarını çekiyor ki flaş kullanımı yasaktı (Flaş bazı balık türlerinin ölümüne sebep olabiliyormuş). Fotoğraflar internette de var, madem öyle evinizde baksaydınız demekten kendimi alamadım çünkü bizi de engellediler bunları yaparken ve çileden çıktık. Uyarıları dikkate almayan ve çocuklarını ortalığa salanlardan bahsetmiyorum bile. İlk zamanlarda aktif olan bir çok küçük bölüm tahrip edildiği için görme şansımız olmadı.

Bir de şu konuda hayal kırıklığına uğradık. Akvaryumda Pasifik Okyanusu bölümündeyiz ama üst katta Marmara Denizi bölümünde gördüğümüz balıkların aynılarını görüyoruz. Biz gitmeden önce her bölümde oraya özgü balıkları göreceğimizi sanmıştık. Düşündüğümüz gibi olsa çok daha etkileyici olurdu bence.

Bu kadar çok canlı çeşidini ve böyle bir konsepti görmek gerçekten çok güzeldi. Fiyatlar da makul,ben çok çok sevdim, imkan varsa görmek lazım.

Perşembe, Mayıs 23, 2013

Ortaya Karışık #18

Galatasaray'la dolu günlerden sonra sezonu bitirdik. Sezon rüzgar gibi geçti. Umarım yaz da aynı hızla geçer de takımın hasretinden ölmeyiz. Basketbol play off'ları bir süre oyalayacak sanırım ama salona gitmek için zamanları bir türlü uyduramıyoruz. KSK ile olan ilk maça gidemeyeceğiz gibi görünüyor, diğer maç için zaman uyar inşallah.

Açıköğretim sınavları açıklandı. Genel olarak notlarım çok iyi ama bir adet nazar boncuğu mevcut. Oturup çalışmam lazım sınavlara çok az zaman var ama hiç içimden gelmiyor. Sınavların senelik iznimin başladığı ve konser planları yaptığımız haftasonuna denk gelmesi hevesimi daha da kırıyor. Son geceye kısmet.

Mayıs ayı o kadar yoğun ve hızlı geçiyor ki, koca ay sadece bir kitap okuyabildim. Okumaya devam ettiğim 3-4 kitap var ve birden çok kitabı aynı anda okumak pek alışık olduğum bir durum değil. Yıllık iznimde arayı kapatırım umarım.

2005'te yayınlanmaya başlanan Grey's Anatomy'i izlemeye başlıyorum. Şu an 9. sezonu yayınlanıyor. Biraz geciktim ama sezonları birikmiş olan dizileri izlemeyi daha çok seviyorum. Beni uzun süre idare edecek gibi görünüyor.

Yıllık iznime sadece1 hafta kaldı. O kadar çok ihtiyacım var ki dinlenmeye ama şimdiden dinlenmekten daha çok yorulacağımı biliyorum. En azından gerçekçiyim.

Yüksek lisansa bu kez herhangi bir pürüz olmadan başvurabileceğim. Marmara Üniversitesi'nde başvuracağım 2 ingilizce programdan birine yerleşmeyi umuyorum ama Marmara dışında Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'ne de başvuracağım. Hepsi istediğim bölümler ama mümkünse Marmara lütfen.

Hadi Artık 31 Mayıs olsun...

Salı, Mayıs 21, 2013

Sen sarıyla kırmızı!

Cumartesi günü sezonu bitirdik. Sezonla ilgili ayrıntılı bir şeyler yazmak istiyordum aslında ama olmayacak sanırım. Cumartesiyle ilgili satırbaşları yazacağım sadece. Yıllar sonra bu şampiyonluğu şunlarla hatırlamak istiyorum:


  • Uzun zamandır tribünde duymamıştım: sen sarıyla kırmızı kalbimizin yıldızı, şampiyon ol cimbomcom al bizim canımızı,
  • Sarı-Kırmızı-Şampiyon-Cimbom'u takip eden Drogba ve Melo,( http://s1.directupload.net/images/130518/nmrx8or8.swf )
  • Artık gideceği kesin gibi olan, çok çok sevdiğim ve kapanışı golle yapamadığı için çok üzüldüğüm Elmander,
  • Oyundan çıkarken bütün tribünleri selamlayan, gitmesin diye ağlatan Melo,
  • Selçuk, Burak, Muslera, Semih, Melo, Rieara, Elmander ve Drogba'nın kupa töreni için çıkışları,
  • Fatih Terim'in İmparator Fatih Terim'le kırmızı halıda yürüyüşü,
  • Kupayı vermek için gelen federasyon yetkilisinin yerin dibine geçişi, yeter Yıldırım Demirören diye inleyen tribünler,
  • Kupanın önümüzdeki kaleye konması ve bütün takımın çocuklar gibi şen kupaya koşuşu,
  • Drogba'nın kupayla doğu tribüne koşuşu,
  • Bütün yıl birlikte maç izlediğimiz tribünle seneye görüşürüz diye ayrılırken, ne kadar alıştığını farketmek.
Gelecek olan her sezon bir önceki sezondan çok daha büyük mutluluklar yaşatır bize umarım ve ömrüm oldukça her maçı tribünden izleyebilirim. Gelecek sezona kadar nasıl dayanacağız bilmiyorum ama sezon açılışını şimdiden iple çekiyorum.

Cuma, Mayıs 17, 2013

Şereftir Seni Sevmek...

Güzel sevmek hatta çok güzel sevmek diye bir şey var ve bu 38 Aslan çok güzel sevmenin vücut bulmuş hali. Galatasaray'ı bu kadar güzel seven başkalarını görmedim hayatım boyunca. Umarım şans hep yanlarında olur ve hayat onlara istedikleri her şeyi verir.

Çarşamba, Mayıs 15, 2013

Arada güzel şeyler de olmuyor değil...


Haftanın en güzel haberi dün geldi. 19 Temmuz'da Jason Mraz İstanbul'a geliyor. Şuradaki yeni yıl yazımda umarım bu yıl Jason Mraz buralara uğrar demiştim, dileğim kabul oldu. Yukarıdaki şarkı da canlı dinlemeyi en çok istediğim şarkıdır. Kayıtlara geçsin.

Salı, Mayıs 14, 2013

ALLAH BELANIZI VERSİN VOL.2

Bugünkü Allah belanızı versin kuşağımızda ırkçı reziller var. Gencecik bir arkadaşımız pisi pisine ölüp gitmiş, ailesi krizler geçiriyor ama bazı insan demeye bin şahit gereken 'yaratıklar' hala sağda solda, Drogba, Eboue, Dany ve diğer siyahi futbolcular için, yazmaya bile utanıyorum, maymun, köpek tarzı benzetmeler yapıyor. Bu takımını sevmekle, taraf olmakla hatta holiganlıkla bile açıklanabilecek bir durum değil. Bir insan nasıl stadına gelecek topçulara göstermek için yanında muz getirmeyi akıl eder, nasıl bir kafa yapısı bu Allah aşkına? Kaldı ki, Galatasaray takımındakinden çok daha fazla siyahi futbolcu var senin takımında. Yazdıklarının ne kadar mantık dışı olduğunu anlatmaya çalışan insanlara da bizim futbolcularımız için söylemiyorum, sizinkiler öyle diyor. Rezilliğine rezillik katıyor. Burayı çok az insan görüyor biliyorum ama yaptıklarının kanıtını, o iğrenç fotoğrafları koyup burayı kirletmeyeceğim.

Hayatımda gördüğüm en karakterli futbolculardan biri olan Didier Drogba o kadar güzel bir yanıt hatta ayar vermiş ki aslında ben yukarıdakilerin hiçbirini yazmasam da olurdu. Böyle güzel adamları, böyle şeyler yazmak zorunda bırakıyorsunuz ya ALLAH BELANIZI VERSİN ulan...

Aşağıdaki fotoğrafta Galatasaray taraftarıyla ilgili övgü dolu şeyler de yazmış Drogba onlar önemli değil bence. Drogba'nın yazdıklarının arasında okuyunca insanın kalbini gerçekten kıran bir cümle var: ''En üzücü olanı ise, bana maymun diyorsun ama benim maymun kardeşim dün 2 gol attığında havalara sıçradığını unuttun...' Merak ediyorum içleri sızlamadan sevinebilmişler midir Webo'nun gollerine diye ama adamlarda insanlığa dair herhangi bir zerre olmadığından, tabii ki sevinmişlerdir.



Pazartesi, Mayıs 13, 2013

ALLAH BELANIZI VERSİN!

Dün maçtan sonra takımın sonucu sallamaması sayesinde kötü oyuna ve çok üzülmeme rağmen inanılmaz gevşemiştim. Burada da gayet lakayt fotoğraflar paylaşmayı düşünüyordum, sabah uyanıp Burak Yıldırım'ın haberini alana kadar...

19 yaşında gencecik bir çocuk ölüyor. Ölüm bu başka şeye benzer mi? İnternette, sağda, solda insanların hala derdi sarının yanındaki renk; kırmızı mı lacivert mi? Bir taraf diyor ki sahanın ortasında sevindiniz, insanları tahrik ettiniz sizin yüzünüzden öldü. Diğerleri diyor ki, maç sırasında sizin futbolcularınız, taraftarlarınız ortamı gerdi, o yüzden öldü. Hangi normal kafa yapısı futbol, top yada renkler sebebiyle ölümü normalleştirebilir anlamıyorum ben. Ulan bir 15 yıl daha hatta bir 50 yıl, 100 yıl daha Kadıköy'de derbi kazanmasak n'olur? Esip, gürlüyoruz evet takımlarımızı çok seviyoruz, çok bağlıyız, takımımızla gülüyor ya da ağlıyoruz da ne Burak'ın ne de başka takımı tutan başka bir gencin veya yaşlının hayatından daha önemli değil bu. Aklım almıyor, anlayamıyorum. BİR İNSANI BIÇAKLAMAK, ÖLDÜRMEK NE DEMEK? Allah kahretsin, hepinizin belasını versin!

Perşembe, Mayıs 09, 2013

S8

Galatasaray'da bu yıl oynayan herkes benim için bambaşka yerlerde. Düşündüğüm zaman hiçbirini birbirinden ayıramıyormuşum gibi geliyor ama Selçuk bambaşka ya. Ntvspor'a ya da Four Four Two'ya verdiği röpörtajları izleyip/okuyup sevgisi taşacak gibi hissetmeyen Galatasaraylı yoktur sanırım. Nasıl bir mahcubiyet, nasıl bir efendilik, nasıl bir saygınlık. Selçuk İnan'a baktığımda gerçek bir Galatasaray Kaptanı görüyorum. Armayı bu kadar güzel taşıyan, formanın bu kadar çok yakıştığı çok az futbolcu var. İyi ki bizimle...

Pazartesi, Mayıs 06, 2013

Şampiyon Cimbombomum ne istersen iste benden...

Kelimeler kifayetsiz, paylaşılmak istenen fotoğraflar sonsuz. Galatasaray çok büyük, Galatasaray en büyük, Galatasaray TEK büyük...

Perşembe, Mayıs 02, 2013

Sonunda

Tatil tarihlerim netleşti sonunda. Haziran ve Temmuz aylarının ilk haftalarında izinliyim. Barış'la iş bölümü yaptık Haziran kısmını ben aldım. Kültür turu olsun ilk hafta dedim. Aslında niyetim Güneydoğu turuydu ama tarihi denk gelen bir tane bulabildim o da fazlasıyla pahalı geldi. Bu yüzden ben de uzun zamandır görmek istediğimiz yerlerden bir yerine iki ayrı tur rezervasyonu yaptırdım. Bol bol gezip fotoğraf çekeceğiz hem de kafamızı dinleyebileceğiz. Barış'ın sorumlu olduğu kısımda da deniz, kum, güneş var. Sonuç olarak biz Haziran ayında Safranbolu, Abant ve Kapadokya'ya gidiyoruz. Kurşunlu, Ihlara Vadisi, Güvercinlik Vadisi, Derin Kuyu, Göreme, Tuz Gölü, Abant Gölü, Safranbolu Evleri falan gibi bir sürü bir sürü yer göreceğiz. Rezervasyonları bugün yaptırdım ve gün saymaya başladım. Tam 1 ay var. Geçen yıl okuldan sonra hemen çalışmaya başladığım için tatil yapma fırsatım olmamıştı. Denizli, güneşli tatili daha çok iple çeksem de  bu turlar da çok güzel olacak. Misler gibi DSLR fotoğraf makinem var, çalışmaya başladığımdan beri dokunamıyorum bile. Belki balondan çekerim fotoğrafları bu kez.

Önce bu pazar Sivasspor maçı, sonra önümüzdeki pazar Fenerbahçe maçı, sonra Trabzon maçı ve şampiyonluk kutlamaları sonra tatil. Her yılın mayıs ayı rüya tadında geçiyor. Hemen Haziran olsun diyorum ama düşününce, o kadar da acelesi yok aslında.

Pazartesi, Nisan 29, 2013

ŞİKEYAPSANA!

  • Bu haftasonu Barış'ın üniversiteden arkadaşları Türkiye'ye geldi. Daha önce hiç Koreli arkadaşlarım olmamıştı. İnanılmazlar. Çok çok sevdim.
  • Buluşur buluşmaz ilk iş kebap yemeye gittik tabii ki. Daha önce çok defa yemişler. Gerçek kebaba hatta burada yedikleri diğer herşeye bayıldılar.
  • Dün akşam Galatasaray maçı için Nevizade'ye gittik hep birlikte, persefon da katıldı bize. Tek isteğimiz şampiyonluğumuzu ilan etmekti. Bizim için zaten bayram, onlar için de şölen olurdu.
  • Aslanım tezahüratlarla inledikçe onlar da havaya girdi. Gol geldiğinde neredeyse bizim kadar sevindiler. Keşke içerde maç olan bir hafta gelebilselerdi.
  • İyi bir oyun oynamamıza rağmen maçı almasını bildik. Her zaman iyi oynamak zorunda değiliz ama 3 puanı almasını bilmek güzel.
  • Golden sonra telefondan Fener maçını televizyondan Galatasaray maçını izlemeye başladık, ama olmadı. Olsun, kupamızı evimizde alırız.
  • Evimiz demişken, dün taraftarlar sahaya girince olayın sebebini öğrenemediğimiz için ilk önce önümüzdeki hafta sahanın kapanacağını falan düşündük. Sonra rezilliğin daha büyük olduğunu, biber gazının bulunduğu adı herneyse o şişenin patladığını duyduk. O küçücük çocukların suratlarındaki dehşet ifadesini asla unutmayacağım. Biber gazı dünyadaki en ilkel şey. Kullanılması zaten çok aptalcayken bir de kontrolü kaybetmek durumu iyice içler acısı hale getiriyor. Yazık.
  • Maçlar bitince Aslanım şike yapsana, şike yapsana, Aziz Yıldırım şike yapsana diye inledi. Baktım bizim Koreliler de bağırıyor. Hem de birebir söylüyorlar. Sorunca anladık ki Korece'de şikeyapsana diye bir cümle varmış ve 'SAATİM YOK' demekmiş. Dün gecenin belki de en unutulmayacak anları misafirlerimizin bizimle şike yapsanaaaaa diye bağırmalarıydı.
  • Turistleri pek sevmem aslında çünkü 'biz turistiz, canımız ne isterse yaparız' davranışından nefret ediyorum ama dün gördüm ki turist olduğun her an dünyanın en mutlu insanısın. Boğazı ilk gördüklerindeki heyecanlarını ve mutluluklarını görmenizi gerçekten çok isterdim. Resmen dipleri düştü. Yalnız her köprü geçişimizde, ki bahsettiğim köprüler şehirin içindeki köprüler, şimdi burası Asya mı, Avrupa mı diye sordular. Her seferine Avrupa'da olduğumuzu öğrenip bir daha şaşırdılar.
  • İçinde Galatasaray'ın olduğu her gün gibi dün de çok güzel bir gündü. Bu hafta çok gereksiz. Hadi hemen Sivas maçının olduğu güne geçelim.

Cumartesi, Nisan 20, 2013

Galatasaray 3:1 Elazığspor

  • Dünyanın en güzel cumaları Galatasaray'ın 3 puanı aldığı maç cumaları. 3 puanı alıyoruz, haftasonuna pamuk gibi yumuşacık giriyoruz.
  • Takım şampiyonluğa yürüyor hem de 'terliklerle'. Kaldı 4.
  • persefon 'a selam ederim. 10 gol göreceğimiz maçlar da olsun İN-ŞAL-LAH!
  • Keşke 3 gol atınca oyunu rölantiye almasak, daha çok gol, gol sevinci görsek.
  • Melo harikalar yaratıyor, artık bonservisini falan alsak.
  • Telefonumdan Drog yazınca önerilerde büyük harflerle DROGBA çıkıyor. Ben de bunlara seviniyorum falan ama sevmek böyle bir şey. Sevmiyoruz ki tapıyoruz.
  • Aydın'ı özlediğimi farkettim. Takım öyle bir hale geldi ki; kim oynamasa aklın kalıyor, özlüyorsun.
  • Hakemlere söyleyecek çok şey var ama 33. haftayı bekliyoruz.
  • Bir de çok seviyoruz.

Perşembe, Nisan 18, 2013

Hande Altaylı

Hande Altaylı'nın Kahperengi'sini okuduğumdan ve sevdiğimden bahsetmiştim burada. D&R'da bahar indirimini ve Hande Altaylı'nın diğer kitaplarının (Maraz ve Aşka Şeytan Karışır) da indirimde olduğunu görünce siparişlerime onları da ekledim. İçlerinde en çok Kahperengi'ni beğendiğimi söylemeliyim, diğer iki kitap tarz olarak birbirine fazlasıyla benziyor.

Neredeyse liseden beri içinde bu kadar çok aşk, ihanet, ayrılık, arkadaşlık tarzı durumlar barındıran kitaplar okumuyordum. Kendimi Kanal D'de dizi izler gibi hissetsem de iyi geldi çünkü ağır kitapların arasında debelenecek, üzerine düşünecek, kafa yoracak enerjide hissetmiyorum kendimi. Hem değişiklik oldu hem de kafamı meşgul etti. Son günlerde içimde bir sıkıntıdır gidiyor. Gündüz çalışmak istemiyorum, akşam eve gidiyorum, yapacak bir şey bulamıyorum, canım yemek istemiyor, uykusuzluktan ölüyorum, uyumak istemiyor. Ben de 2 günde 2 kitap şeklinde bu kitapları okudum, zaman geçti.

Bu kitapları başka bir zamanda başka bir ruh haliyle okusam yarım bırakacaktım belki, pişman olacaktım aldığıma biliyorum. Kahperengi'ni daha çok sevmiş olsam da diğer kitaplar için niye okudum demedim. Her kitabın doğru zamanı var bence. Hande Altaylı kitapları bana doğru zamanda geldi...

Salı, Nisan 16, 2013

Ortaya Karışık #17

İnternetten kitap alma olayına ısınıyorum sanırım. 2. siparişim dün geldi. Beklemenin çaresini de elimdeki kitaplar bitmeden sipariş vermekte buldum. Tabii ki, kitapçıda dolaşıp, kitap kokusu alarak satın almakla kıyaslanamaz ama inanılmaz indirimler yakalayabiliyorum ve bulamadığım kitaplara ulaşabiliyorum. Bu nedenle bi süre böyle devam edeceğim.

Önceki haftasonu Sapanca'daydık. Gayet keyifli bir haftasonu geçirdik. Bolca yürüyüş, dinlenme. En çok gölün içine doğru kurulmuş olan restoranı sevdim, hem yemekleri ve servisi hem de manzarayı çok sevdim. Sapanca konusunda küçük bir hayal kırıklığı yaşadığımı söylemeliyim. O kadar küçük, güzel ve turist çeken bir yerin insanları nasıl o kadar kaba, umursamaz oluyor anlayamadık pek. Sevsem de tekrar gideceğimizi sanmıyorum.

Bu haftasonu da iş çıkışı Bursa'ya gittik. Bursa'yı çok seviyorum ve özlüyorum. Bu gezi hiç ilaç olmadı özlemime çünkü ne okuluma ne de eskiden oturduğum evin yakınlarına gidebildik. Daha turistik bir gezi oldu bu kez. Cumalıkızıkta kahvaltı, Mudanya'da balık şeklinde. Yetmedi. Cumalıkızık'a daha önce gitmiştim ama kahvaltı için ilk kez gittik. Mükemmele yakın bir kahvaltıydı ve inanılmaz ucuzdu. Çok sevdik.

Annem Ankara'ya, Barış Hatay'a ailesinin yanına gidiyor. Bu haftasonu yalnızım yani. Cuma günkü Galatasaray-Elazığspor maçına persefon 'la gideceğiz. Kızlar haftasonu organize etmeye karar verdik. Bol bol dedikodu yapıp, yemek yiyeceğiz diye tahmin ediyorum. Rüya haftasonu denilebilir.

Bir yandan Ruhi Mücerret'i bir yandan da Hande Altaylı'nın Aşka Şeytan Karışır'ını okuyorum. İki kitap birden okumayı genelde beceremem ama bu kez oluyor sanırım. Çabuk ilerleyen, kafa yormayacağım kitaplar okuyorum bu ara, iyi geliyor.

Her haftasonu işe gitmek için uyandığım saatte uyanıp, tekrar uyuyamamaktan inanılmaz bıktım. Zamanım olsa da dinlenemiyorum. Sürekli uykusuz hissediyorum ama boş olduğum sabahlarda da uyuyamıyorum. Berbat bir his.

Açıköğretim sınavları yaklaştı ve ben hiç oralı değilim. İlk dönem kadar şanslı olmayı umuyorum sadece.

Çarşamba, Nisan 10, 2013

CL / Galatasaray 3:2 Real Madrid

 
' Ben oyuncularıma her zaman söylediğim gibi kaybetmekten korkmamalarını söyledim. Dünyada yenilmeyecek takım yoktur, atlanmayacak tur da yoktur. Yeterki doğruları doğru yerde yapalım ve öyle yaşayalım. Yapabiliriz, olabiliriz daha evvel içimizde yaşayacağız ve konsantre olacağız. Şu ikinci yarıda oynadığımız oyunu orada ilk yarıda oynamıştık. Onlar bugün deplasmanda gol atmasa oyun uzuyordu.

Hakem son düdüğü çalmadıkça ben bırakmam oyunu, oyuncularımda bırakmıyor. Bundan memnunum. Seyircilerimize taraftarlarımıza teşekkür ediyorum. Keyifle oynayınca, onlar da keyif alınca mutlu oluyoruz. Dünyanın en iyi takımlarından birini yendiğimiz için oyuncularımla gurur duyuyorum.  Belki turu alamadık ama dünyanın takdirini kazandık. Geldiğim zaman tüm Galatasaraylıların gurur duyacağı bir takım sözü vermiştim. Bu sözü tutmanın mutluluğunu yaşıyorum.' İmparator Fatih Terim.

Gurur duyuyorum.
Galatasaraylı olduğum için, takımımı dün gönülden alkışlayabildiğim, onlara teşekkür edebildiğim için, asla umudunu kaybetmeyen, terinin son damlasına kadar savaşan, geldiği yeri sonuna kadar hakeden bu takımı tüm kalbimle sevebildiğim için...

İnanılmaz bir umutla  gittim stada. Galatasaray varsa umut da vardır. İlk golü yedikten ve oyunu gördükten sonra kahroldum. İlk yarıda resmen kalbim acıdı üzülmekten, bir şekilde bitti ve ikinci yarı başladı. Eboue ilk golü attıktan sonra, her zaman bizim sırada maç izleyenlerden biri: 'Dakika 60, acaba 4 gol daha atar mıyız diye kendi kendimize umutlanıyoruz, Galatasaraylılık böyle bir şey.' dedi. Haklıydı. Derken 2 oldu, 3 oldu. Drogba 4.'yü attığında ofsayt bayrağının kalktığını tabii ki görmedim. Dizlerimin bağı çözüldü. Kendimi koltuğa bıraktım. 2-3 dakika kendime gelemedim.4. gol gelseydi, 5 bir şekilde gelirdi. Olmadı. Olmuş kadar oldu ama.

Sonuç her ne olursa olsun, Fatih Terim dediği gibi gurur duyacağımız bir takım ortaya çıkardı. Real Madrid'in acaba 2 gol daha atarlar mı diye tedirgin olduğunu, hissettikleri korkunun hareketlerine yansıdığını görmek mükemmel bir his. Herkese kolay lokma olmadığımızı ve dünya standartlarında bir takım olduğumuzu gösterdik.

Orada bir gol eksik yeseydik, Drogba'nın golü ofsayt olmasaydı, ilk golü yemeseydik, Sneijder kaçırmasaydı gibi bin tane şey söylüyoruz akşamdan beri. Faydası yok evet ama insanın içine oturuyor. Sonra bakıyorsun, Real Madrid'e 5 değil 3 attık diye üzülüyoruz, deyip gülümsüyorsun.

Maçtan sonra şereftir seni sevmek çalmaya başlayınca bıraktım artık kendimi, başladım hüngür hüngür ağlamaya. İlk maçta yapılan haksızlıklar, verilmeyen penaltılar, oynamayan Burak, bizim hakkımız olan tur diye diye ağladım. Kendime geldim.

Şampiyonluk şarkısı yarım kalmayacak, seneye yine geleceğiz. Sonraki sene yine...

Galatasaraylı olduğum için, Fatih Terim olduğu için, takımın tamamı için, bu yıl için ne kadar şükretsek az kalır. İyi ki Galatasaray var, iyi ki Galatasaraylıyım.

Pazartesi, Nisan 08, 2013

Sanane?

Galatasaray maçının devam ettiği 2 saatlik sinir harbi ve sonrasında twitter'da takip ettiğim / beni takip eden bir kaç insanın saçma çıkışları dışında mükemmel bir haftasonu geçirdim. Maçla veya haftasonuyla ilgili hiçbir şey yazmayacağım. Fatih Terim sonuna kadar haklıydı bunu kimseyle tartışmam hatta üzerine konuşmam bile. Bugün buraya birazcık iç dökmek için yazacağım. Çok sinirliyim çünkü, gerginlik istemeyenler okumasın. Zaten şurada 3-5 kişiyiz. Amaç kendimi rahatlatmak.

Öncelikle şu Galatasaray'a bok atarak, Fenerbahçe kazandığında 'Bravo Fenerbahçemmmm!!!' diye twit atarak prim yapmaya çalışan insanlardan tiksindiğimi söylemek istiyorum. Herkes fanatik olsun, sürekli takımını desteklesin falan demiyorum, kimseye taraftarlık adabı da öğretecek değilim, elbette haddime düşmez ama taraftarlıkla çirkefliği ayırmak istiyorum artık. Ortalık birbirine girmiş, biz sinirden kuduruyoruz, adam isim vermeden, hiç bir dayanağı olmadan laf sokmaya çalışıyor. Kim olursa olsun sallamıyorum artık, beğenmiyorsan okuma, takip etme ya da adam gibi eleştir, konuşalım. Bu sadece futbol için değil, konuşulan her konu için geçerli. 2 kelime edemeyecek kadar gerizekalı insanlar değiliz diye düşünüyorum. En azından ben değilim.

İkinci konu da terbiye. Normalde ağzı bozuk bir insan değilim. Konuştuklarıma dikkat ederim ama Galatasaray maçları sırasında kendime hakim olamıyorum. Deniyorum, gerçekten uğraşıyorum ama durduramıyorum. Benim bu konuda kendimi durduramıyor olmam kimse için bana terbiye verme hakkı doğurmaz. Aynı noktaya çıkacağım, beğenmeyen okumaz, takip etmez. Kaldı ki, ben sürekli küfür ediyor, öyle konuşuyor da olabilirim. Kimseyi ilgilendirmez.

Çok sinirleniyorum. Normalde böyle şeyleri hiç kafama takmam ama üst üste geldi. Ayrıca insanların kendini bu kadar önemli hissetmesi sinirime dokunuyor. Sanki herkes tertemiz, pembe bir dünyada yaşıyor da benim konuştuklarım ahengi bozuyor. Tiksiniyorum hepsinden, samimiyetsiz insanlar.

Cuma, Nisan 05, 2013

Ortaya Karışık #16

Neredeyse bir aydır ortaya karışık yazısı yazmamışım, başlıyorum.

Maç yazısı yazmadım çünkü çok sinirliyim. 2 çok net penaltı, haksız sarı kartlar, gereksiz çalınan fauller derken bu durumdan nefret etsem de hakem farklı olsa sonuç da farklı olurdu demekten kendimi alamıyorum. Hıncımı nereden alsam onu da bilmiyorum.

Uzun zamandan sonra yarın İstanbul'dan biraz uzaklaşabileceğiz. Buna o kadar çok ihtiyacım vardı ki vakit geçmiyor. Aylar sonra haftasonu benim için cuma gününden başlayacak. fotoğraf çekmek, dinlenmek, kitap okumak, uzun yürüyüşler yapmak istiyorum sadece.

Son zamanlarda o kadar dolu geçiyor ki günlerim, kendime şaşırıyorum nasıl yetişiyorum diye. İş yerini zaten saymıyorum 6 gün geliyorum diye ama tiyatro, spor, akşam gezmeleri, uzun uzun kitap okumalar derken son 15-20 gün çok yoğun olsa da mükemmel geçti. Keşke enerjim ve tabii ki param yetse de günlerim hep böyle geçse.

Haftada bir kitap olayıma ortalama olarak devam ediyorum. Okumaya devam ettiğim 'Karaköy'de Gün Batımı' beni ciddi şekilde hayal kırıklığına uğratsa da az kaldı bitireceğim. Boş Koltuk ve Ruhi Mücerret beklemeye devam ediyor. Sapanca'ya ikisinden birini götüreceğim.

Ehliyetimi de uzun süren adli sicil kaydı, randevu almaya çalışma gibi sinir bozucu işlerden sonra SONUNDA alabildim. Sırada araba alabilecek duruma gelmeyi beklemek var, umarım olabildiğince kısa sürer çünkü ÇOK İSTİYORUM.

Saatlerin ileri alınması her sene olduğu gibi 1 saat az uyuyacağız, işe/okula 1 saat erken gideceğiz gibi saçma muhabbetlere sebep olsa da ben inanılmaz mutluyum. İşten çıkıp eve gidiyorum, yemek yiyorum, biraz kitap okuyup spora gidiyorum hava ancak kararmaya başlıyor. Baharı çok sevin bence.

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Barış Bıçakçı / Veciz Sözler - Hande Altaylı / Kahperengi

Önceki hafta hayatımda ilk defa internet üzerinden kitap sipariş ettim. Siparişimi D&R üzerinden verdim, kargo gelene kadar çatlasam da fiyatlar inanılmaz uygundu. İnternetten sipariş vermekten geri durmamın en önemli sebebi kargo beklemek zorunda kalmaktı, haklıymışım. Elimde okuyacak kitap olmasına rağmen, gözüm hep kapıdaydı.

Sipariş verdiğim kitaplar, Murat Menteş - Ruhi Mücerret, J.K. Rowling - Boş koltuk, Alain De Botton - Havaalanında Bir Hafta, Barış Bıçakçı - Veciz Sözler, Hande Altaylı - Kahperengi, Baki Can Ediboğlu - Karaköyde Gün Batımı. Bu siparişi vermekteki asıl amacım en sevdiğim kitaplar sıralamasında zirveye en yakın duran seri olan Harry Potter'ların yazarı olan J.K. Rowling'in yetişkinler için yazdığı Boş Koltuk'u ve her kitabını bayılarak okuduğum Murat Menteş'in Ruhi Mücerretini almaktı ama, kitapları görünce kendimi kaybettim ve ancak 6. kitaptan sonra durabildim. Kitaplar geldikten sonra, dört gözle beklediğim iki kitabı en son okumaya karar verdim çünkü onları bir an önce okumak için diğer kitapları okuma sürecini hızlandıracağımı biliyordum ama bu kadarını ben bile tahmin etmemiştim.


Okumaya Barış Bıçakçı'dan Veciz Sözler'le başladım. Barış Bıçakçı'yı gerçekten çok severim. Hiçbir kitabını 'Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra' kadar sevip benimseyemem ama her kitabı bambaşkadır ve çok özeldir. Elimde kalem olmadan asla okuyamam. Her an not alacak, altını çizmemi gerektirecek bir şey söyler çünkü. Her sabah bir kelime belirleyip, dinleyicilerinden o kelimeyle ilgili veciz sözler söylemelerini isteyen bir radyo programının müdavimlerinden olan Sulhi'nin hayatını anlatıyor kitap. Her kelime, her veciz söz insanın içinde bir yerlere dokunuyor. En çok da Sulhi'nin yalnızlığı. Barış Bıçakçı'yı hala tanımayan varsa, ki umarım tanıyanların sayısı patlama yapmaz da Bıçakçı hep bizim kalır, Veciz Sözler iyi bir başlangıç olabilir.

Cumartesi günü, Veciz Sözleri bitirmemin ertesi günü yani Hande Altaylı'dan Kahperengi'ye başladım. Twitter'da Doğan Kitap o kadar çok reklamını yaptı ki ve ciddi bir de indirim vardı alayım gitsin diyerek aldım bu kitabı. Kitabın Merhamet Dizisi'nin hikayesi olduğunu okumaya başladıktan sonra anladım. Dün de spora giderken çantama attım dedim ki spordan sonra açıkhava biyerlere gideceğiz belki birkaç sayfa okurum. Kitap öyle bir sardı ki, gece 2'de bitirdikten sonra bırakabildim elimden. Okurken kendi kendime kahkahalar da attım, gözlerim de doldu. Ne yalan söyleyeyim bu kadar seveceğim bir kitap beklemiyordum. Bir kadının hikayesi bu kadar mı güzel anlatılır. Tek can sıkıcı nokta ise, televizyonda diziye birkaç kez denk geldiğim için karakterleri dizideki kişiler olarak hayal etmek zorunda olmaktı ama o bile çok dokunmadı.

Sırada Baki Can Ediboğlu'ndan Karaköy'de Günbatımı var...

Cumartesi, Mart 30, 2013

Cuma, Mart 29, 2013

DOT TİYATRO / Overspill / Yüksek


'Baron, Pıt, Çakı. Üç çocukluk arkadaşı. Aynı okula gitmiş, aynı mahallede büyümüşler, aynı takımı tutuyor, aynı müzikleri dinliyor, adeta tek vücut olmuş gibi yaşıyorlar.

Her cuma gecesi birlikte dışarı çıkıp, o mekandan bu mekana geçer, kalabalığa karışır, içer, eğlenir, sarhoş olurlar...

O gece 'hikayeleri' yine her zamanki gibi devam ederken, şehirde patlamalar başlar. Üç 'panpa''nın gittikleri ve hatta içinde bulundukları mekanlar teker teker yok olur. Şehirde paranoya artmaktadır. Baron, Pıt ve Çakı suçlunun peşine düşer, istedikleri tek şey onu yakalamak ve hikayelerini eski haline döndürmektir.

Kahramanlarımız 'hikaye''yi değiştirmeye çalıştıkça geri dönüşü olmayan bir yola girer, büyür, ağırlaşır ve derin bir karanlığa doğru gider...'


Dot'un oyunlarını çok sevdiğimi ve yakından takip ettiğimi artık anlatmama gerek yok sanırım. 27 Mart'ta Prömiyer yapan oyunu, seyirciye açık ilk gününde yani dün akşam izledik. Sıfır dekor, sıfır kostüm ve mükemmel bir oyun.

Dot oyuncularının dekor olmadan sadece sahnede koşarak, dans ederek, 2 dakika içinde 3 farklı kişiye dönüşerek ne kadar güzel hikayeler anlatabildiğini bir kez daha görme şansı bulduk. Oyuncular sahnede bir an durmuyor, izleyiciler asla dikkatini kaybetmiyor. Enerjilerine mi oyuna mı daha çok hayran kalmalıyız karar veremedim ben.

Dot'un bu sezon için hazırladığı oyunların hepsini izleme şansı bulduk. Hangisini daha çok sevmeliyiz bilemiyorum, ayırdedemiyorum. Umarım bu sezonun son oyunu değildir Yüksek.

Çarşamba, Mart 27, 2013

Flashforward


Sebebi anlaşılamayan bir olayla tüm dünya 2 dakika 17 saniyeliğine bilincini kaybediyor. Bu sürede herkes 29 Nisan 2010 tarihinde, nerede ve ne yapıyor olduğunu yani geleceğini görüyor. FBI Ajanı Mark Benford, gördüklerinden hiç de memnun değil. Hem bu global bilinç kaybının nedenini araştırmaya hem de olacakların seyrini değiştirmeye çalışıyor. Kendisini 29 Nisan'da bu araştırmanın ortasında gören Benford, gördüklerini başka insanların gördükleriyle bu tarihten önce birleştirmekte oldukça kararlı.

Flashforward 1 sezon ve 22 bölümden oluşan inanılmaz sürükleyici bir dizi. Bir hikaye hem polisiye hem de bilim-kurgu olunca sürükleyici olmaması imkansız zaten. Her bölüm sonunda yok artık diyerek hemen bir sonraki bölüme başladım. Beni en çok meraklandıran da olayın kuantum fiziğiyle alakalı kısmıydı.

17-18. bölüme kadar mükemmel ilerlemesine karşın sonraki bölümler ve final aceleye gelmiş gibiydi. Finalde ucu açık bırakılmış ve cevaplanmayı bekleyen bir çok soru kaldı. Yeni bir sezon çekilmeyecekse bile birkaç bölüm daha çekilerek sorular cevaplanmalı ve öyle bitirilmeliydi bence. Yine de çok sevdim özellikle Ajan Noh, Lloyd Simcoe, D. Gibbons ve Ajan Hawk favori karakterlerim oldu.

Buaralar çabuk biten diziler izlemek istediğimden bahsetmiştim. Bu isteğim hala devam ediyor, sırada büyük hayranı olduğum Kevin Spacey'nin henüz 1 sezonu çekilmiş House of Cards'ı var.

Pazartesi, Mart 25, 2013

Yokuş Aşağı Emanetler / 6'dan Sonra Tiyatro - Lokstoff


Yokuş Aşağı Emanetler, 6'dan Sonra Tiyatro ve Alman tiyatro topluluğu Lokstoff'un birlikte gerçekleştirdiği bir proje. Kentsel dönüşüm kapsamında yaşadıkları mekanların anahtarlarını teslim edip, İstanbul'u terketmek zorunda kalan seyirciler, yaşamlarına devam edecekleri yere nakledilmek üzere toplanırlar.

(-Bi sebze ismi söyler misiniz? +Pırasa -Rumeli Hisarı....)
 
Beyoğlu Gönül Sokak'ta başlayıp Kumbaracı Yokuşu'nda devam eden ve Kumbaracı50'de son bulan oyun, izlediğimiz en ilginç oyunlardan biriydi. Oyunu size verilen cihazlar ve kulaklıklarla takip etmek zorunda olduğunuz için sokağa biraz erken gitmeniz gerekiyor. Gönül Sokak'ta başlayan oyun, İstiklal Caddesi'nde devam ediyor. Kumbaracı Yokuşu'nda sokakta oturarak izliyorsunuz oyunu. Kumbaracı50'de tamamlanıyor.


Tadı damağımda kaldı diyebilirim. Nasıl başladı, nasıl bitti anlamadım. Özellikle Kibrit'i o kadar çok sevdim ki anlatamam. Oyun sırasında kibrit satmaya devam ediyor, saklamak için ben de aldım. '5 tanesi 1 lira.'

Daha önce hiç Sokak Tiyatrosu izlememiştim. Bu yıl izlediğim oyunlar bana gerçekten çok farklı deneyimler yaşatıyor ama Yokuş Aşağı Emanetler içlerinde en farklı olanı. Oyun çok nadir sahneleniyor bildiğim kadarıyla, kaçırmayın derim.

Çarşamba, Mart 20, 2013

Yorgun

Çalışmaya başlayalı 8 ay oldu. Ömrümden 8 yıl gitmiş gibi hissediyorum. Çalışmak bedensel yorgunluktan çok daha öte bir şey. Yorulmak zaten her daim var da, zihinsel yorgunluk artık tahammül sınırlarımın etrafında.

Kullanmam gereken 15 günlük izni hem Barış'la hem de iş yoğunluğumun az olduğu bir haftayla denk getirecek bir dönem bulmakta zorluk çekiyorum. Uygun gördüğüm tarihleri patronum uygun bulmuyor, onun olsun dediği tarihler bize uymuyor. Sabahtan beri, karın ağrısı çekiyorum. Bir an önce tatil planı, otel rezervasyonu yapmak, uçak bileti almak vs. istiyorum. Bunun bu kadar zor olmaması gerekiyor ama zor. Böyle olması sinirlerime dokunuyor. Bir tarih belirledim ve verdim. Sonuç yarın belli olacak.

İnsanın en basit ihtiyaçlarının bile (senelik izin, haftasonu tatili, hastalık izni...) çalışırken bu kadar problem olması, tam anlamıyla berbat. Hiçbir zaman işine aşık bir insan olmadım. Sadece yaptığım işten hoşlanıyorum o kadar ama böyle zamanlarda bambaşka bir hayat hayal ediyorum hatta hiç sahip olmadığım, belki de hiçbir zaman olamayacağım o hayatı özlüyorum.

Biliyorum, tatil planı yapmak yerine deliler gibi iş arayan, gerçekten çaresiz olan ve benim durumumda olmak isteyen bir sürü insan var, binlerce şükür halime ama insan bir durumu kanıksadığı anda sahip oldukları sıradan şeyler haline geliyor ve bambaşka problemler üretiyor. Şımarıklık gibi görünüyor belki ama değil. Sadece artık yoruldum, devam etmekte zorlanıyorum.

Salı, Mart 19, 2013

Lost Room / Mini Dizi


Sunshine Motel'de, 60'lı yıllarda meydana gelen garip bir olaydan sonra 10 numaralı oda ve odadaki nesneler, zamanı durdurma, ısıyı engelleme, inasnları dünyanın diğer ucuna gönderebilme, anıları geri getirme gibi inanılmaz özellikler kazanır ve yok edilemez hale gelirler. Hatta bazı nesneler birlikte kullanıldıklarında çok daha güçlü bambaşka özellikler kazanır. İnsanlar bu durumu farkettiklerinde nesneleri ele geçirmek ve onların gücünden yararlanmak için birbirleriyle mücadele etmeye başlar.

Dedektif Joe Miller ise bu olaylara, nesneler sebebiyle ortaya çıkmış davaların birinde şüpheli olan bir gencin kendisine 10 numaralı oda'nın anahtarını vermesiyle dahil olur. Kızını odada kaybeden Miller, onu geri getirebilmek için diğer nesnelere de  ihtiyacı olduğunu anlar. Tarak, saat, kutu, makas, göz, bilet daha bir çok nesne ve tabii ki esas nesne. Bir yandan kızını geri getirmeye çalışırken, diğer yandan 'toplayıcılar'la mücadele etmeye çalışır.

Son zamanlarda neden bilmiyorum, mini dizi izlemek istiyorum. Ne izlesem diye bakınırken rastladım Lost Room'a da. 6 bölümlük bir mini dizi olan Lost Room'un 5 bölümünü bir günde izledim. Kendimi tutmasam gece 2'den sonra son bölümünü de izleyecektim. İnanılmaz akıcı.

İzlerken, onu aslında şöyle yapabilir elinde şu nesne var sonuçta dediğiniz andan itibaren, maksimum 2-3 dakika içinde aslında olayın o şekilde olamayacağını anlıyorsunuz. Mantıksal açıdan (tabii ki dizi içi mantıktan bahsediyorum.) inanılmaz açıklar yok dizide. Beni tek rahatsız eden şey, sanırım mini dizi olması kaynaklı bazı olayların ucunun açık bırakılması ve bir kaç olayın geçiştirilmesi oldu ama diziyi o kadar çok sevdim ki hiç sorun etmedim.

En büyük sürprizi ise, House MD'de çok sevdiğim karakterlerden birini Chris Taub'u canlandıran Peter Jacobson'a bu dizide hiç beklemediğim bir anda rastlamak oldu. Uzun zamandır görmediğim, çok sevdiğim bir tanıdığa rastlamış gibi oldum. Çok çok sevindim.

İzlenmeye değer bir bilim-kurgu, gerilim dizisi Lost Room. Şiddetle tavsiye edilir.