Çarşamba, Ekim 31, 2012

Teninle Konuşmak...



Bugün kafam o kadar dolu ki,milyon tane konu var başıma ağrı üstüne ağrılar sokan ama şu şarkıyı duyduğumda; ağrı, gerginlik, sinir hiç birşey kalmıyor. Sanırım dünyanın en güzel şarkısı buna çok yakın bişey. Doğduğumdan beri İstanbul'da olup da hala Ezginin Günlüğü'nü canlı dinlememiş olmak da benim ayıbım...

Salı, Ekim 30, 2012

There is a light that never goes out...



Çok az cesaretim olsa 'There is a light that never goes out' diye dövme yaptıracağım ama, çok tereddütlüyüm. Çok seviyorum bu şarkıyı, melodisi sözleri müthiş...

Pazartesi, Ekim 29, 2012

Ortaya Karışık #Bayram Özel

Bayram güzel olan her şeyi alıp bana sadece yorgunluk ve uykusuzluk ikilisini bırakarak çekip gitti.

İzmir'den dün döndüm, herşeyiyle harika bir 3 gün geçirdim. Arefe günü Barış'ın doğum günüydü aynı zamanda da İzmir için yola çıkılacak gün, doğum günü ayrı yolculuk ayrı güzeldi. Vardık İzmir'e attık kendimizi sokaklara çöp şişleri götürdük(sanırım İzmir'in en güzel yanı çöp şiş). En şahanesi ikinci gündü, en çok Efes'i merak ediyordum çünkü ve Efes'e bayıldım, ama Şirince kesinlikle abartılıyor. Son gün de merkezi çarşıları falan gezdik, ben çok sakin geçen bir gün olacağını düşünürken, bir de baktım Zühre Kuş, bize yıl dönümü pastası kestiriyor, biz başka bir gün İstanbul'da kutlarız diye düşünüyorduk. Acayip şaşırdım ve mutlu oldum. 4. yılımız için dolduruyoruz artık günleri. Doğum günü, bayram, tatil, yıl dönümü hepsi birarada oldu yani ve çok çabuk geçti.

Tatile gidip de çok sevdiğim yerlere ilerde bir gün yerleşme hayali kurarım hep, bir önceki yazımda da yazmıştım ama İzmir bende öyle bir etki yapmadı. Çok sevdiğim ve biradayken nerede olursam olayım çok eğlendiğim insanlarla birlikte gittiğim için çok güzel hatırlayacağım İzmir'i ama, kesinlikle şehir olarak çok abartıldığına karar verdim geçirdiğim 3 günden sonra. Kızlar cidden güzel bu arada.

İzmir'de olmamız sebebiyle giderken kombinelerimizi kardeşime bırakmıştık, bir arkadaşıyla birlikte o gitti bu haftaki maça. Maçı televizyondan izlerken ağlayacaktım neredeyse, Allahtan gayet iyi kapattık bu haftayı da onun sevinci unutturdu ve karar verdik bir daha içeride Galatasaray maçı varken İstanbul dışında olabileceğimiz planlar yapmayacağız. Sonradan içime oturuyor çünkü, gidemediğim maçlar. Canlı göremediğim her gol için ayrı, kaçırdığım gol sonrası seremoniler için ayrı üzülüyorum.

Sonunda Yedinci Gün'e başladım, hemen yan tarafı da güncelledim. Tam bir İhsan Oktay kitabı gibi başladı, bu hafta bitiririm diye umuyorum. İşe başladığımdan beri, normalde okuduğumun dörtte biri kadar falan okuyorum, resmen vicdanım sızlıyor. O yüzden her hafta bir kitap parolasını işleme koyuyorum tekrar.

Bayram haftası spora gidemedim, önceki haftada kronik boyun tutulmalarım yüzünden çok az yapabildim, bu hafta artık eski düzenli haline döndüreceğim onu da. Ne çok düzene sokmam gereken ayrıntı varmış...

Salı, Ekim 23, 2012

Ortaya Karışık #5

Akşama maç var, vakit yine kaplumbağa hızında ilerliyor. Saate bakıyorum, son baktığımın üzerinden maksimum 5 dakika geçmiş oluyor. Bugün boğazım patlayana kadar bağıracağım stadda, bugün hayatımın en güzel günlerinden biri olacak çünkü. Takımı o kadar özledim ki 100 yıl süren milli takım arasının arkasından, o kadar olur.

Azcık geç oldu ama, sonunda bende harikainanılmazmuhteşem bir telefona sahip oldum, benim gibi teknolojiden korkan birini bile bu kadar mutlu ediyorsa bilen ellerde nasıl kullanılıyordur Allah bilir, ama ben acayip ısındım telefonuma mutluyuz yani.

İş görüşmeleri, ramazan derken bu yaz tatil yapamadım, acısını ufak tatillerle çıkarmaya çalışıyorum. Büyükada'dan sonra sırada İzmir var, o kadar merak ediyorum ki İzmir'i. Bol bol fotoğraf çekmek, her köşesini görmek istiyorum. Makinemi de ayrı özledim. Birarada olmaktan en çok keyif aldığım arkadaşlarımla ve sevgili sevgilimle gitmek de bingosu. (Persephone kalbimdesin)

Beni Barışla uzun yola çıkmak kadar mutlu eden çok az şey var, tatil falan değil mutlu eden, yola çıkmak, hatta planlamak. Yaşlı tatili yapmak istiyorum zaten. Gezmek, fotoğraf çekmek, kitap okumak ve bol bol yürüyüş yapmak. Geceleri dağıtmak falan konuşurken bile yoruyor beni. Tatile gidip sevdiğim heryere ilerde yerleşmek istemek gibi saçma bir huyum var, İzmir de listeye eklenir gibi geliyor bana.

Bayram tatilim bugün başlıyor, sonunda İhsan Oktay'ın 7. Gününü de okuyabileceğim bayram tatilinde. O kadar çığırtkanlık yapıp da hala okumamak benim ayıbım ama, iş hayatına alışmak maalesef zaman alıyor. Kafam adeta bir kazan, fokur fokur kaynıyor. Azcık daha rahat hissedebilsem kendimi, dünyanın iş yerinde en çok rahat eden insanı olabilirim fakat ilk profesyonel işim olduğundan mı yapı meselesi mi bilemiyorum, resmen her adımda titriyorum. Uzun olacak ya tatil, lütfen mükemmel olsun...

Perşembe, Ekim 18, 2012

Tiyatro

Son bir haftada 2 tiyatro oyununa gittik Barış'la. İkisi de Devlet Tiyatrosu oyunuydu ve ben ikisini de çok sevdim. İlk gittiğimiz oyun 'Açıl Kafam Açıl' müzikalle karışık, zaman zaman video gösterimleriyle olayı canlandıran 2 perdelik bir oyundu. Oyunun ilk perdesi biraz ağır ilerlese de ikinci perde su gibi akıyor. Oyun ciddi manada iyi yazılmış bir eleştiri. Madalyonun öbür yüzünü gösteriyor biraz da. Değiyor 2 saat ayırmaya...


İkinci oyunu Taksim Küçük Sahne'de izledik, 'Düğün Şarkısı ya da Akhilleus ile Ophelia'. Tek kişilik, bir saat süren şaşırtıcı bir oyundu. Oyunun ilk yarım saatlik kısmını olayı anlamaya çalışarak geçirdim ben, alkolik, kocasıyla (sevgilisi, nişanlısı) sorunları olan, konservatuarın tiyatro bölümünü 2. sınıfta bırakmış bir kadının hikayesi. Oyunun yazarı ve yönetmeni Civan Canova'nın arada sesiyle oyuna dahil olması çok hoştu.



2 oyunun da çıkışında şu gün de şu oyuna gidelim ama bunu da mutlaka görelim falan diye konuştuk, tiyatro bambaşka bir keyif. Bu sene Şehir ve Devlet Tiyatrolarının tüm oyunlarına gitmeye karar verdik sonra. Tabii her yıl vazgeçilmezimiz olan Dot'un da tüm oyunları izlenecek. Merak ettiğimiz diğer oyunlar için de zaman ayırmaya çalışacağız. Gittiğimiz 2 oyunda da salonlar neredeyse tamamen doluydu bu arada, sanılanın aksine tiyatro izleyicisi var, en azından İstanbul'da.

Özel tiyatrolara gitmek herkes için mümkün değil evet ama Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu hem zaman hem de fiyat açısından herkese uygun. Oyunların bitiminde hissettiğim o duygu başka, sanki bir kitabı hiç elinden bırakmadan bir solukta okumuşsun gibi ama biraz da değil gibi, güzel ama çok hem de.

Pazartesi, Ekim 15, 2012

UZUN HİKAYE

Cuma akşamı uzun hikayeyi izledik. Her filmde Kenan İmirzalıoğlu hakkındaki iyi düşüncelerim bir adım daha ileri gidiyor. Sıcaklığıyla, içtenliğiyle tam bir Türk filmi Uzun Hikaye. Osman Sınav, Bulgaryalı Ali ve oğlu Mustafa'nın hikayesini çok güzel aktarmış. Kitabını da okuduğum zaman daha rahat bir karşılaştırma yapabilirim sanırım. Listede.



Film aslında üç bölüm gibi. Ali haksızlıklara tahammül edemeyen, yüksek okullarda okumasa da eli kalem tutan, okumayı yazmayı herşeyden üstün tutan bir adam. Haksızlıklara karşı duruşu sebebiyle de hiç bir yerde kök salamamış. Yaşamaya çalıştıkları 3 farklı kasabadaki hayatlarını anlatıyor film. Mustafa'yı 3 farklı oyuncu canlandırıyor; çocuk, ergen ve genç olarak. Burada aklıma takılan bir nokta var ki, gençliğini oynayan Ushan Çakır, sürekli birilerinin büyümüş halini oynuyor sanki. Dedemin İnsanları'nda da aynı roldeydi. Oyunculuğunu sevdim ama. Ali ve Münire'nin hikayesi o kadar güzel, o kadar naif ki insanın içine dokunuyor. Tuğçe Kazaz'dan pek hoşlanan biri değilimdir aslında ama hiç sırıtmamıştı bence.

Türk filmlerini bir başka seviyorum ben, çünkü o kadar çok bu ülkede yaşamayanın anlayamayacağı ayrıntı oluyor ki durum en net tabirle güler misin ağlar mısın? Mesela okul müdürü tam bir Türk memur.

Hikayenin ayrıntısına girmek, olayları dökmek falan istemediğim için uzatmayacağım. Azcık uzun bir film ama izlenir. Son olarak:

'Ayakkabılar eskir be Ali’m, her şey eskir. Bak sen hâlâ sevdiğim adamsın, sen eskime.'

Cumartesi, Ekim 13, 2012

Panda

Sebebini bilmediğim bir şekilde pandaları diğer hayvanlardan çok daha fazla seviyorum. Hatırladığım ilk oyuncaklarımdan biri bir panda, ilgisi vardır belki. Şu fotoğrafı görünce o kadar sevdim ki anlatamam. Şunun ufaklığı ve insanların bu kadar güzel olması, güzel düşünmesi mükemmel.


Çin'de panda alanlarında, bebek pandaları korkutmamak için görevliler panda kıyafeti giyiyormuş. Muhteşem değil mi?

Perşembe, Ekim 11, 2012

HİÇ #3

Daha böyle kaç teaser yayınlanır bilemiyorum ama ben burada hepsini sabırla yayınlayacağım. 3. teaserı izleyince acaba film kitabı okuyan bi kadının zihninden mi anlatılıyor diye düşündüm. Çünkü solda kenarda kitap kapağı görünecek şekilde duruyor. Merak, merak, merak...



Bu arada, film müzikleri kitaba sadık kalınarak düzenlenecekmiş. Neşet Ertaş, İbrahim Tatlıses, Frank Sinatra, David Bowie... Nisan 2013'e yetişmesi bekleniyormuş. Film gösterime girene kadar almayacağım kitabı elime, dayanabilirsem eğer. Filmi izler izlemez de koşarak eve gidip, baştan sona tekrar okuyacağım. Hadi.

Filmden bağımsız olarak bişey söylemek isterim Hakan Günday'a:
LÜTFEN YENİ BİR KİTAP!

Çarşamba, Ekim 10, 2012

Ortaya Karışık #4

Yorgunluktan öldüğüm bir haftayı daha yarıladım. Yorgunum çünkü saçma sapan biyolojik saatim yüzünden haftasonları bile iş için uyandığım saatten en geç yarım saat sonra uyanıyorum. Dinlenemiyorum.

Uzun zamandır sinemaya gitmedim, evde film izlemeyi de çok severim ama salon başka bir şey. Cuma olsun istiyorum o yüzden. Uzun Hikaye'ye gideceğiz çünkü. Woody Allen'ın Romaya Sevgilerle'si de beklemede.

Haftasonundan beri kına gecesiydi düğündü derken, 7 sülalemle hasret gidermiş oldum. Aile bambaşka birşey, özellikle mutlu zamanlarda birarada olunca anlıyor insan. Seviyorum.

Eskişehir maçıyla ilgili söylenecek tek şey yazık. Maçtan beri Ultraslan'dan daha çok nefret ediyorum, takımı daha çok seviyorum. Ne çok çığırtkan varmış, takım azcık kötü gitsede hocaya futbolculara sallasak diye bekleyen.

Yapmak istediğim şeylere ve görüşmek istediğim arkadaşlarıma yetişmem için haftanın 25 gün falan olması gerek sanırım. 12345 arkadaşım olduğundan değil tabii ki, hepi topu 2-3 kişiyle görüşmek istiyorum ama zaman yetmiyor ki. Elimdeki kitabı bile okuyup bitiremedim bir türlü. Gerçi bunda kitabın yavaş ilerlemesinin de etkisi var, bitince yazacağım inşallah ve İhsan Oktay'ın Yedinci Gün'üne başlayacağım.

Haftaiçi ev kahvaltısının kıymetini çalışmaya başlayınca anladım.  Annem senelik izinde şükür, önümüzdeki hafta tatilden dönecek. Kahvaltı hazırlayıp, uğurlayacak beni diye dört gözle beklemekteyim.

Cumartesi, Ekim 06, 2012

HİÇ #2

Birkaç gün önce bahsettiğim, Hakan Günday'ın Piç romanının sinema versiyonu hiç için bir teaser daha yayınlandı. Merakım gittikçe artıyor. Şöyle:



Bu arada bir zamanlar, sanırım Yekta Kopan'dan Kinyas ve Kayra'nın Kayrasının Dot tarafından tek kişilik bir oyun olarak tiyatroya uyarlanacağını duymuş uzun zaman bunun için heyecanlanmıştım ama bu yıl ki programlarında da göremedim. Sanırım ertelendi, umarım iptal olmamıştır çünkü efsane olur.

Perşembe, Ekim 04, 2012

DOT-SARI AY

Her yıl sezonunu açmasını dört gözle beklediğimiz, her oyunu için ayrı heyecanlandığımız Dot Tiyatro'nun bu sezonki ilk oyunu Sarı Ay'a gittik dün. Tiyatro izlediğim zaman hissettiğim o duyguyu tarif edemiyorum, herkes aynı mı hissediyor onu da bilmiyorum ama çok seviyorum. Sadece işe ya da okurken de okula git gel yapıp, yemek ve uyumaktan ibaret olunca hayatım kendimi sevmemeye başlıyorum. Mutlaka ihtiyaç duyuyorum tiyatroya, sinemaya, futbola, basketbola en çok kitaplara. Son haftalar bu açıdan mükemmel geçiyor.Yoruluyorum ama kesinlikle değiyor.

Oyunu çok beğendim ben, söylenecek tek şey imkanı olan gitsin görsün çünkü sadece bu oyun için değil genel olarak kendine has tiyatro yorumu diğer özel tiyatrolardan farklı kılıyor Dot'u bence. 75 dakika civarı süren oyundan asla kopmuyorsunuz. Oyunu izlerken özellikle de Su Olgaç'ı izlerken resmen kıskandım hem oyuna hem de bedenine olan hakimiyetini. İşini iyi yapan ve kendini adayan insanlara duyduğum saygıyı çok az kişiye duyuyorum.

Oyuna gitmeden önce, oyunla ilgili yazıları eleştirileri hiç birşeyi okumadım. Hakkında bir şey bilinmediğinde daha tarafsız izlenebiliyor bence, diğer türlü sürekli bekliyor insan o bildiği şeyin olmasını. İzledikten sonra okudum eleştirileri resmen oyunu anlatmışlar zaten iyi ki okumadan gitmişim.

Oyunu çeviren ve yöneten Pınar Töre kesinlikle hayran olunacak biri, geçen yıl Süpernovada oyuncu olarak da harikalar yaratmıştı. Dot bildiğim kadarıyla bu sezon Sarı Ay'dan başka 3 oyun daha çıkaracak. Merakla bekliyorum.

Çarşamba, Ekim 03, 2012

PİÇ-HİÇ / HAKAN GÜNDAY

Bilen bilir, Hakan Günday en sevdiğim Türk yazarlar listesinde zirveye en yakın duran isimdir. Piç de ilk okuduğum romanı. Piç ile Hakan Günday Edebiyatı'na giriş yaptım. Kimilerine göre diğer romanlarla kıyaslandığında zayıf kalsa da benim en sevdiklerimdendir Piç.

Sinemaya uyarlanacağı fikrini çok uzun zaman önce duymuş ve çok heyecanlanmıştım. Piç, HİÇ olarak Ümit Ünal'ın senaryosu ve Selim Demirdelen'in yönetmenliğiyle aktarılıyor sinemaya ve ilk görüntüler yayınlanmış. O kadar merak ediyorum ki o dört Piç'i kim oynuyor. İşte ilk Teaser:


Ve bu teaser'ı izler izlemez kitabın ilgili kısmı canlı gözümde, kaç seneler oldu okuyalı ama ara ara açar yine okurum Piç'i ve diğer Hakan Günday kitaplarını. Hep yazsın dediğim Hakan Günday'dır. Heyecan heyecan heyecaaaaaan!

Arenada İlk CL



Dün stattayken ilk düşündüğüm şey, mesela ölsem yakın zamanda 'daha yapacaklarım vardı' diye bir eksik üzülürüm. O şarkının Arenada yankılanmasını duymaya başladığımda Allaahııııaaaam çok şükür diye bağırdım dakikalarca. Mükemmel başladık zaten oyunada ilk 15-20 dakikadaki gibi devam edeceğini sandık herşeyin ama yediğimiz saçmasapangerizekalı golden sonra resmen dağıldık. Ujfa Reis dön sensiz olmuyor.

Tek tek şu niye kötüydü, oydu buydu diye girmek istemiyorum ama ilk yarı için ALLAHAŞKINA AMRABAT, ALLAHAŞKINA yani. İkinci yarıda o kadar panik olmasak daha kolay organize olurduk gibi geliyor bana ve o son dakikada yenilen ikinci gol hiç olmadı, umarım dert olmaz averajda falan başımıza. Biz ligi her türlü götürürüz de CL'ye adapte olamıyoruz galiba. (tabii ben bu futbol işinden çok iyi anladığım için böyle organize, adapte falan.)  Manchester maçındaki oyuna benzer bir oyun görsek belki biraz daha rahat olurdu içimiz ama iyi değildik ve bu kadar zaman sonra kötü oynamak bünyeyi sarsıyor. Ama Galatasaray son dakikaların finallerin takımıdır, ben hala çok inanıyorum şansımızın döneceğine.

Değinmek istediğim başka bir nokta var ki, Ultraslan'dan nefret ediyorum. Tribünün sahibi gibi davranan reislerinden daha çok nefret ediyorum. Almış eline bir mikrofon, saldır galaaaaatasaray ve koyun şu ibnelere. Başka tezahürat yok çünkü di mi? Dakika 85, maça daha en az 4-5 dakika eklenicek yani 10 koca dakika var adamlar 'Başarılar gelir geçer asaletin bize yeter' diye bağırmaya başlıyor, sen normal bağırmaya devam etsene, illa teselli etmek istiyorsan şefkat duyguların kabardıysa 10 dakika daha sabret de maç bitsin, nedir yani... Takım zaten çabalıyor, sende bağır bağırabildiğin kadar, maç bitince çağırır tribüne söylersin 'ölüm varmış korku varmış...' Egonuz batsın!

Dünkü maç için, special thanks to Fernando Muslera!

Salı, Ekim 02, 2012

Kızgın.

Canım en çok en sevdiğim insanlara çok kızdığım ve artık dayanma sınırımın çok üzerinde dolaştıklarını anlamadıkları zaman yanıyor ama yapılabilecek pek bir şey yok zira, bazı sorulara en uygun cevap 2 ucu boklu değnek.

Bu can yanması, sıkıntısı, bıkması artık adı her neyse bünyeme katlanılmaz göz ve baş ağrısı olarak dönüyor. Dün akşamdan beri de geçmiyor, geçmiyor. O kadar ki akşama canlı izleyeceğim ilk şampiyonlar ligi maçı olacak olan Braga maçı için bile ancak havaya girebiliyorum. Sevinçlerim ya da heyecanlarım sekteye uğradığı zaman yaşadığım hayal kırıklığı tarif etmekte kifayetsiz bütün kelimeler.

Artık şöyle yapıcam, bana böyle dediklerinde şöyle cevap vericem, olmazsa konuşmam falan tarzı ergen yaklaşımları beceremediğim için arkamı dönünce unutuyorum herşeyi. Keşke bu kez öyle olmasa. Neyse maça 6 saat 19 dakika kalmış ben hala neler diyorum. Akşam geeeeeeeeeeeel, geeeeeeeel, gel.