Pazartesi, Aralık 31, 2012

2012 Dökümü / Yeni Yıl Beklentileri

Uzun bir yazı olacak gibi görünüyor. Önemli olayları sıralamak yerine hayatımın bölümlerinin 2012 performanslarını yazacağım.

Barış: Bursa'da öğrenci olduğum dönemle, İstanbul'a dönüp çalışmaya başladığım dönem arasında büyük farklar olsa da, 2012 geçen diğer 3 yıl gibi bizim için ciddi manada güzel bir yıl oldu. 2013'ten bu konudaki tek beklentim 2012'yi aratmaması, daha çok birlikte tatil, daha çok plan, daha çok zaman...

Galatasaray: 2012 Galatasaray'ın zirve yıllarından biri oldu. 11/12 sezonunda bir çok maç izlememe rağmen kombinem yoktu Bursa'da olduğum için. Lig maçları, süper final, şampiyonluk... Her biri için milyon tane anı var kafamda. Galatasarayı o kadar yoğun yaşadık ki, hiç bir yıl 2012 olmazmış gibi geliyor artık. Barış'ın mezuniyet hediyesi kombine sayesinde takımı defalarca canlı izleme şansı buldum. Hem derbide hem şampiyonlar liginde. Her maç bambaşka heyecan ve mutluluktu. 2012 her zamanki gibi defalarca 'İyi ki Galatasaraylıyım' dedirtti bana. 2013'ten ilk olarak şampiyonluk, mükemmel transferler ve top 8'i istiyorum. Sırayla istemeye devam edeceğim.

Aile: Ailem olan ilişkim de doğal olarak Bursa ve İstanbul olarak 2 ayrı döneme yayıldı. Annemin yanına dönmek beni bir çok açıdan rahatlattı. Yalnız yaşamaktan aileli yaşama geçmek çok kısa bir sendelemeye neden olsa da çabuk toparladım. 2013'ten kardeşim için sakin bir askerlik, annem ve babam için de daha az iş daha çok dinlenme ve hepsi için sağlık istiyorum, mümkünse. Ha bir de iki adet daha kuzenim oldu bu yıl, sağlıklı ve mutlu büyüsünler.

Eğitim: Sorunsuz ve tam zamanında mezun oldum okuldan. Bir dönemlik bir aranın ardından eğitim hayatıma yüksek lisansla devam etmeyi umuyorum. Yeni başladığım açık öğretimi de unutmamak lazım. 2013te n'olur Yıldız'dan kabul alayım. İngilizce çalışayım da şu iş yerindeki sınava girme cesaretini göstereyim. Ha bir de mümkünse İspanyolca öğrenmeye başlayayım.

İş: Ağustos ayında ilk iş görüşmesi yaptığım yere kabul edilmemle başladı iş hayatım. Daha çok yeniyim o yüzden derin yorumlar yapamayacağım ama insanın kendi parasını kazanması mükemmel bir his. Yapmak istediklerime ayırdığım zaman azalsa da, yapabildiklerim için kaynak olan işimi seviyorum. 2013'ten de bol başarılı, zamlı bir iş hayatı bekliyorum.

Kitap: Geçtiğimiz yıllarla kıyaslandığında, işe başlamam dolayısıyla özellikle ikinci 6 aylık kısımda daha az okuduğum bir yıl oldu 2012 ama mükemmel kitaplar okumadığım anlamına gelmiyor tabii ki bu. Daha çok kitap, daha çok kitap...

Tiyatro: İstediğim kadar olmasa da bereketli bir yıl geçirdik bu konuda da. İzlediklerimin bir kısmının burada da yazıları mevcut. 2013'te izleyeceklerimizin programını yapmaya bile başladık. Dilekler aynı, daha çok zaman daha çok tiyatro.

Dizi - Film - TV: Dizi izlemekten filmlere çok zaman ayıramadık 2012'de. 2013'te çok güzel filmler gelecek daha çok izleriz umarım ama hala aklımın almadığı şey House MD nasıl biter? Nasıl?

Konser: Bülent Ortaçgil, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü... Binlerce kez daha gidebilirim bu konserlere. 2013'te Jason Mraz buralara uğrasa fena olmaz. Bi de Yaşar izleyemedik hiç, kısmet 2013'e.

Gez - Toz - Eğlen: Mezuniyetten hemen sonra çalışmaya başladığım için tatile çıkamadım bu yıl, tek eksiğim deniz ve kumdu. Büyük Ada ve İzmir'e yapılan tatillerde maalesef hava denize girmeye müsait değildi. Bu yüzden 2013'te ramazandan hemen sonra kızgın kumlara atmak istiyorum kendimi. Aklımda kalan eğlenceler genelde mezuniyet balosu, sonrası, kep töreni, şampiyonluk vs. Mezuniyetin tekrarı olmaz ama şampiyonluk 12345894 defa da kutlanabilir.

Hepsi bir yana, klasik olarak sağlık, huzur, mutluluk, para diliyorum herkese. Bir de bu yıl çözülsün düğümler. Olmadığı iddia edilen savaş bitsin. İyi seneler...


Perşembe, Aralık 27, 2012

Dot Tiyatro / Altın Ejderha

Dot Tiyatro'nun son oyunu Altin Ejderha'yı izlemek için bir ay önceden almıştık biletlerimizi. Dün akşam merak içinde gittik Maçka G-Mall'a. İzlediğim Dot oyunları içinde seyirci kapasitesi en az olan oyundu Altın Ejderha. Genelde sahnenin üç tarafı seyircilerle dolu olurdu ama bu kez seyirci sahneye sadece karşıdan bakıyordu.


Altın Ejderha, diğer tüm Dot oyunları gibi benzeri olmayan bir komedi. Oyun 70 dakika sürüyor, nasıl geçtiği anlaşılmıyor bile. Kadınlar erkek, erkekler kadın oluyor, oyunu oynayan 5 kişi ortalama 10-15 kişiyi canlandırıyor sanırım, o kadar renkli. Altın Ejderha isimli bir Thai-Çin restoranında ve bu restoranın bulunduğu binada yaşananları anlatıyor oyun.


Ece Dizdar'a İki Kişilik Bir Oyun'da hayran olmuştum zaten, bu oyunla hayranlığım zirve yaptı. O nasıl bir ses tonudur, o nasıl bir oyunculuktur anlayamadım. Oyundaki diğer oyuncular: Köksal Engür, Deniz Türkali, Enis Arıkan ve Saim Karakale. Benim oyundaki bir diğer favorim de Köksal Engür ve muhteşem spor ayakkabıları.


Bu sezon Dot'da izlediğim 3. oyun Altın Ejderha. Bildiğim kadarıyla 2013'te bir oyun daha gelecek. İzlediğim 3 oyun içinde en az etkilendiğim oyun oldu diyebilirim bu oyun için ama başka oyunlarla kıyaslandığında yine zirveye çok yakın yerlerde olur kesinlikle. Oyunla ilgili çıtamı düşüren nokta son 10 dakikasındaki bana abartı gelen sahneler ama ağustos böceği üzerinden verilen mesaj daha bariz verilemezdi sanırım.

Gidin görün serimize devam etmiş oluyoruz bu durumda. Dot Tiyatro'da izleyip de görmezseniz bir şey kaybetmezsiniz dediğim oyun olmadı henüz zaten.

Salı, Aralık 25, 2012

Ortaya Karışık #10

Ligin ilk yarısı bitti. Trabzonspor maçını koskoca Bursada izleyecek bir yer bulamadığım için izleyemedim. Özette gördüm ama neler kaçırdığımızı. Trabzon deplasmanı her zaman zor olmuştur benim gözümde. Yenemediysek de yenilmedik diyip ligin 2. yarısına ve şampiyonlar ligine bilenmeye başlarım.

Sonunda Bursa'ya gittim. O kadar özlemişim o kadar özlemişim ki, yetmedi.Nasıl gittim nasıl döndüm bilmiyorum. Okulumda hiçbir değişiklik yok. Sevgili hocamı gördüm, sohbet ettim. Evraklarımı da tamamladım. Öğrenci işlerinin klasik triplerini de çektim kendime geldim.

Bursa'da tüm öğrencilik hayatımın geçtiği, mükemmel ötesi yemekler yapan bir cafe var. Dünyalar tatlısı bir çift işletiyor burayı ve yemekleri de kendileri yapıyorlar. Persefon 'la birlikte gittik hem karnımızı doyurduk hem hasret giderdik. Sanki hiç dönmemişim Bursa'dan, çalışmaya başlamamışım, hala öğrenciymişim gibiydi herşey. En kısa zamanda bir kez daha gitmeyi umuyorum.

Yılbaşının gelmesi beni insanları heyecanlandırdığı kadar heyecanlandırmıyor ama benim de dileklerim yok değil. 2012 benim için her açıdan mükemmel bir yıldı öncelikli dileğim 2013'ün 12'yi aratmaması gerisi için ayrı bir post hazırlayacağım.

Yüksek lisans başvuru zamanı geldi. İlk kez okula gidecek gibi heyecanlıyım. Yeni yıl nasıl başlarsa öyle gider, ben de yüksek lisansa kabul edileyim de tüm yılım başarılı geçsin rica ediyorum.

Son olarak, belirtmek istiyorum ki yağmur, kar vb. benim tarzım değil. Geçen yaz hava soğusun asla yaz gelmesini istemeyeceğim demiştim ama şimdiden sözümü yedim, yaz değilse bile bahar gelsin lütfen zira bu kadar soğuk yeterli bence.

Cuma, Aralık 21, 2012

Sözün Bittiği Yer

Buraya yazdığım belkide en dehşet verici ve üzücü şey bu olacak, canını sıkmak istemeyen okumasın diyeceğim ama zaten kaç kişiyiz ki şurada.

Bir tanıdığımızla ilgili olay. Bu tanıdığımızın, 40'lı yaşlarının başında bir yeğeni varmış (Varlığından olayla birlikte haberdar oldum.). Bu kadın, geçen yıl eşinden boşanmış ve annesiyle birlikte Tokatta yaşıyormuş. Eşinden boşandığından beri o kendisini niteleyecek sıfat bile bulamadığım adam rahatsız ediyormuş bu kadını. Sürekli takip etmeler falan. Geçen günlerde kadın, sobada yakacak kömür almak için kömürlüğe giderken adam gelmiş, kadının üzerine benzin dökmüş ve kibriti üzerine atıp gitmiş. İnsanlar yardım edene kadar kadın diri diri, ateşler içinde yanarak ölmüş.

Olayın sarsıcılığı bir yana, bir insanın başka biri için böyle şeyler yapmayı düşünebilmesini aklım almıyor. Düşünsenize, kadın en geç 20 yaşında evlenmiştir zaten, ömrümünü adi bir adamla geçir, sonra kararını ver ondan boşan ve o gelip seni öldürsün. Kadına şiddet vs. şeklinde açıklanabilecek bir durum değil bu. Düşündükçe hala karnıma ağrılar giriyor, elim ayağım titriyor, düşüncesine bile dayanamıyorum. Yattığı yer nurla dolsun demek kalıyor sanırım sadece...

Uzatmak istemiyorum ama bunu yapan o şey (insan diyemiyorum.) çektirdiklerinin milyon katı acılar çekerek ölür umarım...

Perşembe, Aralık 20, 2012

CL 2.TUR KURA / GAL - S04

Sabahtan beri karnımda bir ağrıyla kurayı bekledim. Burada da yazmıştım ben hep PSG gelsin diye bekledim ama gerçekçi olmak gerekirse çok iyi bir kura oldu bizim için. Hem diğer alternatiflerin fazlasıyla dişli olması (ki gelseler yine elimizden geleni yapardık o ayrı), hem de Almanya'da deplasmanda oynanan bir maçın, evimizde oynadığımız maçlardan bir farkının olmayacak olması ayrı ayrı sevindirici.

Bir yandan bir müşteriyle konuşup bir yandan kurayı izledim. Ekranı kapatmak zorunda kalmıştım ilk açışımda Galatasaray A.Ş 'yi gördüm, ekranı aşağı aldım, ikinci açışımda Schalke 04'ü gördüm ve son açışımda Lütfü Arıboğan'ın gülüşünü gördüm. İş yerinde taklalar falan atmamak için çok zor tuttum kendimi. Müşteriyi falan unuttum zaten. Direk yemeğe çıktım, o kadar sakinleşememiştim ki baktım normalin 3 katı hızda yiyorum yemeği.

Elimizden geleni yapacağımızdan hiç bir zaman şüphe duymadım zaten ama, ilk 8 artık daha bir net gözümde. Aylardan Şubat olabilir mi?

Çarşamba, Aralık 19, 2012

Flight / Uçuş

Denzel Washington benim en sevdiğim oyunculardan biri. Baba, mafya, polis, pilot... hepsinin altından çok rahat kalkıyor. Flight'ta oynadığı alkolik pilot rolünde de cidden çok iyiydi.


Filmleri bölmek gibi garip bir huyum var, bu film de benim için iki parçaydı. Mükemmel görsellik ve oyunculukla uçakta geçen hızlı bölüm ve filmi bir psikolojik filme çeviren yavaş bölüm. İki bölümü de ayrı ayrı sevdim. Adalet işlerinin nasıl yürüdüğünü süper özetlemişler ayrıca.


Çilli kadınların farklı bir havası ve güzelliği varmış gibi geliyor bana ve çok seviyorum. Kelly Reilly'de bu kontenjandan girdi sempati listeme. Hele şu üstteki sahnede çekilen bir fotoğrafı var (bulamadım.), işte ona bitmemek imkansız.

Sonuç olarak Barışla biz çok sevdik filmi. Gidin, siz de sevin.

Pazartesi, Aralık 17, 2012

GS 2 : 1 FB

Dün ölseydim, kesinlikle sebebi mutluluk olurdu. Sene boyunca en çok beklediğim maçlar fenerbahçe maçları. Bu kadar güzel bir galibiyeti ben bile beklemiyordum ki sözkonusu Galatasasaray olduğunda hayalperest olmak beni hiç rahatsız etmez.

Koreografi ve müzik kesinlikle son senelerin en iyisiydi. O koreografiyi görünce dedim ki, iyi ki Fenerbahçeli değilim, zira gördüğümde sinirden kudururdum. Kelimeler kifayetsiz, bu mutluluk ve rahatlama dünya üzerinde başka hiç birşeyde yok.

Paylaşmak istediğim 45649815 tane fotoğraf var ama, özet geçicem çünkü o kadar çok fotoğraf var ki, seçemiyorum.



HER ŞEY UNUTULUR HATIRALAR KALIR, SİZE HER MAYIS BİZİ HATIRLATIR.



Selçuk topun başına geçtiğinde gol geliyor diye birbirinin gözüne bakan tribün,

Golden sonra tanıdık tanımadık sevgi yumağı olan tribün,

Şikeci i.neler s.ktirin gidin,

Koyun şu i.nelere...

Bir insan tribünde veya tuttuğu takımın galibiyetinde nasıl daha mutlu olur, hiç bilmiyorum.

Bir kez daha, daha yüksek sesle, İyi ki Galatasaraylıyım.

Bunu söylemezsem çatlarım. Special thanks to Bekir İrtegün.

Cuma, Aralık 14, 2012

Ortaya Karışık #9

Bugün boynumda fıtık olduğunu öğrendim, o kadar şok oldum ki doktora düzenli spor yaptığımı, bu konuda bir düzenleme yapmam gerekip gerekmediğini sormayı unuttum. Aradığımda da telefondan pek yardımcı olamayacağımı ama sadece sırt üstü yüzmemi, bisiklet ve ağırlıklarla da çalışmamamı söyledi. Hala kendime kızıyorum bunu sormayı nasıl unuturum diye. Fizik tedavi günleri başlasın.

 Biraz Şöyle Biraz Böyle 'nin şu yazısını okuduğumda ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Barış olmasa şu an olduğumdan çok uzak yerlerde ve durumlarda olurmuşum gibi geliyor, her açıdan. Hayatımın son 4 yılıyla önceki kısmı arasında dağlar kadar fark var. Bu fark beni mutlu kılıyor, bunu düşünmek beni mutlu ediyor.

Haftasonu maç var, hem çok heyecanlı hem de çok sakinim. Kazanacağımızdan emin olduğum için sanırım. Tüm sezon boyunca, Fenerbahçe derbilerini bekliyorum, pazar olsun artık.

Önümüzdeki haftasonu Bursa'ya gidiyorum, çocuklar gibi şenim. Pazar günü maçtan sonra direk bir sonraki hafta cumartesiye sarabilsek zamanı keşke.

Spora ara verdim, dinleniyorum biraz. Özlüyorum ama spor yapmayı ve daha çok sporu Barış'la yaptığımız için birlikte zaman geçirmeyi.

House bitmesin istiyorum.

Filmler, kitaplar birikmesin izleyeyim, okuyayım istiyorum.

Artık pazar, 20:00 olsun istiyorum.

Pazartesi, Aralık 10, 2012

Anne



Kaç aydır yazıyorum buraya, annemle ilgili hiç bir şey yazmadığımı dün farkettim. Hemen bahsetmek istedim ben de.

Herkesin annesi dünyanın en mükemmel annesine sahip olduğunu hissettirir insana biliyorum. Benim annem de aynen öyledir. En beklemediğin anda öyle bir şey söyler veya öyle bir bakar ki, daha iyi hissetmek imkansızdır. Hayatın ona kazandırdığı tek şeyin çocukları olduğundan bahsederken, hiç gocunmadığını görmek garip gelir bazen. Anlamak için anne olmak gerekir(miş)...

Kardeşimi hala kıskanırım annem onunla biraz fazla ilgilense çünkü annem hep beni sevmelidir. Evet, bunları söyleyen ben 24 yaşındayım. Neyse ki annemin sevgisi kardeşime de bana da yeter.

İnsanın gözü döner, kalbi kırılır, birilerini kırar, yalnız kalır, hasta olur, üzülür ne biliyim başka binlerce şey işte... Annem hep oradadır ve biliyorum bundan sonra da olacak. En büyük korkularımdan biridir, annemsiz hayatı düşünmek, aklımdan uzak tutmaya çalışırım hep.

Böyle bir yazı nasıl bağlanır bilmiyorum, annemi çok seviyorum bi de çok kıskanıyorum. Mümkünse sonsuza kadar en çok beni sevsin.

Cumartesi, Aralık 08, 2012

Ortaya Karışık #8

Bu haftaki programımıza alesten aldığım 85'i yazarak başlamak istiyorum. Dün persefon arayıp, açıklandığını söylediğinde 75 alsam şükrederim falan diyordum çünkü, burada da yazmıştım sürem yetmedi ve kötü geçtiğini sandım ben de. Daha önce süremin yetmediği bir sınavım olmamıştı. Neyse bu sonuç beni hayalini kurduğum bölümlere birkaç adım daha yaklaştırdı sanırım. Şimdi sadece başvuru ve mülakat aşamaları kaldı.

Yüksek lisans başvuru belgelerimi toplamam gerektiği için, Bursa'ya gidicem buara o kadar özledim ki Bursa'yı, resmen sürekli hayaller kuruyorum bi gideyim öyle yapacağım, böyle yapacağım falan diye. Hocalarımı demeyi çok isterdim ama bir hocam var sadece çok özlediğim. Çok istiyorum onu görmeyi. Okulumu özledim bi de. Geçen sene bitse bitse diye dua ettiğim yer gözümde tütüyor. Çok klasik biliyorum ama kıymetini anlıyor insan.

Dün gece haftalardır hayalini kurduğum Ezginin Günlüğü konserine gittik. Grup, şarkılar ne kadar mükemmelse, ortam ve mekan o kadar rezildi. Sevdiğim şarkıların çoğunu dinleyemeden çıktık zira dayanılacak gibi değildi ortam. Ama şu şarkıyı paylaşmazsam olmaz :

 
Açıköğretim için not okumaya ara verdim, sınavlara bu kadar az zaman kalmışken biraz saçma oluyor ama, resmen yoğunluktan ve yorgunluktan öleceğim. Spora bile bir 15 gün ara vermeye karar verdim o derece yani.
 
Ehliyete yazıldım buarada, biraz geç oldu ama kendi imkanlarımla birşeyler yapabilecek kıvama gelince girdim bu işe. Şimdilik biraz uzak bir hayal ama şu araba benim olsa çok güzel olabilir diye düşünmekteyim.
 
 
Bu kadar zaman geçmesine rağmen, huzuru o küçük ve uzak evde bulmak, dünyanın en güzel hissi olabilir. Geçen haftasonu ve bu haftasonu, ki geçen hafta diş ağrısından ölüyordum, huzurlu hafta sonu top 5 yapsam çok rahat ilk 3'e girer. 
 
Hala ingilizce çalışmıyorum, geçen sene aldığım puan yüksek lisans için yeterli gözüküyor ama dil tazminatı için işyerine özel yapılan sınav için yeterli değil maalesef, açık öğretim sonrasına bıraktım ben de ciddi şekilde çalışabilmek için.
 
Dişim hala cehennem azabı...


Perşembe, Aralık 06, 2012

CL / SCB 1 : 2 GAL

Uzun uzun hissiyat yazmayacağım bugün. Zira maçtan sonra hissettiklerimi ölene kadar unutabileceğimi sanmıyorum. Galatasaraylı olmak, Galatasaray'a ait hissetmek, hocaya, teknik ekibe, futbolcuların her birine tek tek tapmak.


Galatasaray, uyumadan önce tavana bakıp sırıtılacak bir gece daha verdi bize. Avrupa'nın en iyi 16 takımından biri oldu. Sırada ilk 8 var. Grupta nasıl inandıysam hala aynı derinlikle inanıyorum buna. Muhtemel rakiplerden PSG gelirmiş gibi hissediyorum ama kim gelirse gelsin, inanç aynı inanç...


Şu güzellik karşısında kayıtsız kalmanın, şu takımı sevmemenin imkanı var mı?


E hadi artık kura çekelim, sonra da hemen eşleştiğimiz takım arenaya gelsin.

Çarşamba, Aralık 05, 2012

MR - BRAGA

Bu sabah 4 sularında, sürekli devam eden boyun tutulmalarımın sebebini anlamamız için MR çektirdim. Randevu için sabah 4'ten daha saçma bir saat bulamadılar mı diye merak etmedim değil. Zaten hastane, tahlil vs. yüzünden kolaylıkla gerilebilen bi bünyeyim, bi de dün akşam yok çok gürültü yapıyor, yok içerisi çok dar gibi korkutmalara maruz kalınca gerginliğim tavan yaptı. Gürültüden etkilenmemem için kulaklarımı kapattılar, kafamın üzerin garip, kask gibi bir şey taktılar ve gönderdiler içeri. Girmeden önce görevliye zilyon tane soru sordum tabii, öğrendim ayrıntıları falan ama nafile, ciddi biçimde zordu benim için. Yine de iyi atlattım sanırım, sadece bir kez içeriyi göreyim de unutmayayım diye açtım gözümü. Onun dışında çıkana kadar gözlerimi kapattım ve içimden dua okudum sadece. Sabahın kör vakti olduğu için, şu an hepsi rüyamda olmuş gibi hissediyorum. Bitti gitti neyse ki.

Doktor çok gençsin, gizli fıtık falan olması ihtimalini eleyelim dediği için çekildi bu MR. Hayatımda kronik hastalık kadar beni korkutan çok az şey var. Umarım bişey çıkmaz da rahat ederim.

Bu arada gözlükler geldi, ben meğer gözlüğü almadan önce yarı kör vaziyette yaşıyormuşum ya. Dünyam aydınlandı resmen. Umarım bir daha hayatımın hiç bi döneminde bu kadar çok hastaneye gitmek zorunda kalmam. Diş, göz, boyun, grip... Yetti.

Akşama da Braga maçı var, maç içerde olmayınca daha zor konsantre oluyorum sanırım. Heyecanımı bastırmaya, tüm enerjimi akşamki delirmeye ve sevince bırakmak istiyorum. Hocanın dediği gibi, Manchester'den haber beklemek zorunda kalmayız inşallah. Akşam 23:30 itibariyle Avrupanın en iyi 16 takımından biri olacağız!!!!!

Pazartesi, Aralık 03, 2012

Ortaya Karışık #7

Daha mükemmel bir hafta sonu için, 20'lik dişimi çektirmemem gerekiyordu sanırım. Adeta cehennem azabı. Dolgu yaptıracağımı zannederek gittiğim klinikten 3 dikiş ve eksi 1 dişle çıktım. Acı çekiyorum ve yemek yiyemiyorum. Sürekli bir şeyleri ezip mama kıvamına getirmem gerekiyor. Daha fazla konuşmayacağım bu konuda.

20'lik dişimin gazabına rağmen, inanılmaz huzurlu bir hafta sonu geçirdim. Yattım, yuvarlandım, dinlendim, sevgiliye zaman ayırdım. Arkadaşlarla görüştüm üstelik bir de. Gönül rahatlığıyla, kitap okuyup film izlemekten başka bir şey yapmadığım zamanların verdiği huzur, çok az şeyde var.

Cumartesi günü Şehir Tiyatroları'nın Doğum Günü Partisi oyununa gittik Barışla. Hayatımda izlediğim en kötü oyunlardan biriydi. Cem Davran'ı çok severim ben, geçen sezondan beri devam eden bu oyununu da uzun zamandır görmek istiyordum ama sonuç ciddi bir hüsran oldu. Gidecek çok daha iyi oyunlar bulunur, bence.

Cuma günü maça gitmeye hazırlanırken, annem arayıp hasta olduğunu söyleyince maç yalan oldu tabii. Fenerbahçe maçına kadar takımı görmek yok artık. İzleyemediğim maçlarda puan kaybetmeye devam ediyoruz. Arayı açıp gidebileceğimiz en iyi dönemde yine bir puan kaybı. Ne kadar sürecek daha merak ediyorum. Zira fikstür baya zorlayacak lig arasına kadar. Çarşamba Braga'yı çok merak ediyorum. Fenerbahçe maçını en çok merak ediyorum. Şartlar n'olursa olsun gel 16 Aralık gel, gel!!!

Artık, hatta yeniden gözlüklü bir insanım. Ehliyet olaylarına girmem sebebiyle olduğum göz muayenesi sonucu, miyopluğum bir kez daha yüzüme vuruldu. Artık gözlük kullanıyorum yani.

Cuma günü, Barış ve Persephone'yle Ezginin Günlüğü konserine gidiyoruz. Sonunda kendilerini canlı dinleme fırsatı bulacağım, bir aksilik çıkmazsa. Geçen hafta boyunca devam eden aksilikler sebebiyle, planlarımın hiçbirini uygulayamadım maalesef, bu yüzden bu haftaya önceden kararlaştırılmış konser dışında ciddi planlar koymamaya karar verdim. 

House MD izlemeye çok geç başladım ben, bu sebepten hala bitirmedim. Şimdi de deli gibi korkuyorum bitecek diye. Yalnız her bölüm bir öncekinden daha güzel, sonraki daha da güzel. Keşke 20 sezon falan devam etseydi. 

Bir önceki Ortaya Karışık yazısındaki dileğimi gerekliliğe dönüştürerek tekrarlamak isterim: 'Daha çok İngilizce çalışmalıyım. Hatta yeniden İngilizce çalışmaya başlamalıyım.'

Cumartesi, Aralık 01, 2012

Uzun Hikaye / Mustafa Kutlu






Uzun hikaye'yi sinemada izledikten sonra karar vermiştim okumaya. Kitabı da beğendim film gibi. 110 sayfalık, çok sıcak bir öykü. Bir çırpıda okunuyor. Filmi izleyeli çok olmadığı için, rahat bir şekilde karşılaştırma yapabildim. Hikayedeki ayrıntıların bir kısmı, filme aktarılırken değiştirilmiş. Hiç bir ayrıntı atlanmamış, tüm okuduklarım filmdeki gibi geçti gözümün önünden ama, olayların bir kısmı yan karakterlerin üzerinden alınıp, ana karaktere eklenmiş filmde. Kötü mü olmuş, hayır. Film çıkar çıkmaz, kapağın değişmesine içerlemedim desem yalan olur. Yeni kapak çok güzel ama eskisi de çok çok güzelmiş.

Türk yazarları okumak çok ayrı bir keyif veriyor bana. Şimdi de Akif Kurtuluş'un Mihman'ına başlıyorum. Yazar hakkında hiçbir fikrim yok. Bazen bu çok daha keyifli olabiliyor. Umarım hayal kırıklığına uğramam.

Perşembe, Kasım 29, 2012

Bugün

Bugün kelimeler bitti. Bazı hikayelerin yazılmaya devam etmesi için yeni kelimeler aranıyor...

Perşembe, Kasım 22, 2012

Biz Hayatı Öğretiyoruz, Bayım!

Bu videoyu, şu blogda gördüm. Sabahın dibinde sarsıldım resmen. 'Bugün bedenim demeçlere ve kelime sınırlarına sığmak zorunda olan, TV'de yayınlanmış bir katliamdı.'


Çarşamba, Kasım 21, 2012

CL / GAL 1 : 0 MANU

23 Ekim 2012 Salı. Dehşet bir yağmur yağıyordu, iliklerimize kadar ıslanmış, Clujla berabere kalmıştık. Maç çıkışı metroya doğru yürüyorduk. Yine büyük maç taraftarlarından biri sen evinde puan alamazsan nasıl çıkacaksın bu gruptan, elendik bitti işte. Manchester'ı yenecek değilsin heralde falan diye konuşuyor. Tutamadım kendimi, dedim ki: 'Bu yağmurda takımı desteklemeye buraya kadar gelmişsiniz, neden yenmeyelim? Cluju da yeneriz, Manchester'i de yeneriz, gruptan da çıkarız.' Adam bozulup inşallah dedi. Göreceksin dedim içimden.

Dün maç çıkışı bu konuşmanın olduğu yerden geçerken, umarım adam söylediklerimi hatırlamıştır dedim. Takım en kötü günlerini geçiriyor olsa bile, o stada yeniliriz yaa diye gitmedim hiçbir zaman ve gitmeyeceğim. Hayatımın en mükemmel tribün deneyimiydi. Golün Melo'nun tribünü ateşlemesinin arkasından gelmesi, çizilebilecek en güzel senaryoydu. o gol sevincini hiç unutmayacağım, golden sonraki 'i will survive' uzun zaman, atılacak her golün arkasından aklıma gelecek.

Golün adı yine Burak. Ben yine söylüyorum STSL'de herkes atar 30 gol Avrupa'da görelim, yok emek hırsızı vb. muhabbetler yapanlar gücenmesin. 5 maç, 5 golle adam şampiyonlar ligi gol krallığına oynuyor. Dün çok mu iyiydi bence hayır ama o golü attı ya, bitmiştir.

Beni çok mutlu eden diğer isimler Hamit, Melo ve Riera. O top gol olsaydı artık kimse Hamit'in önünde duramazdı. Bir gol yazsa bitecek ama şanssız mı artık başka bir şey mi adını koyamıyorum. Riera dün sahanın en iyilerindendi, haftasonu Hakan Balta'nın saç baş yoldurmasından sonra ilaç gibi geldi. Melo uzun zamandan sonra ilk kez bu kadar hareketliydi. Maçın tekrarını özetini vs. izlemedim. Söylediklerimin tamamı tribün izlenimi, farketmediğim hataları olmuştur belki ya da onlardan daha iyi oynayanlar... Engin'in girişini söylememe gerek yoktur sanırım.



'No mercy will be shown'

Maç bitiminde, ee şimdi bitti yani dimi? Mancheser'i yendik yani, koyduk mu şimdi? falan diye sayıklayarak geziyordum. Sabah uyandım, yine biz dün Manchester'i yendik diye sayıklayarak geziyorum. Dün dünya üzerinde, Arenada olmaktan daha mutlu veya daha iyi hissedebileceğim hiç bir yer yoktu ve hala öyle. Galatasaraylı olduğuma şükrederek ve tavana bakıp sırıtarak yattım dün gece. Ait olmaktan en çok mutlu olduğum, en çok gurur duyduğum oluşum (oluşum?) Galatasaray. Hayatımda bu kadar büyük bi alanı kaplamasa Galatasaray herşey çok yavan olurdu sanırım. İyi ki Galatasaray var ve ben iyi ki Galatasaraylıyım.

Cumartesi, Kasım 17, 2012

DOT-İKSV / İki Kişilik Bir Oyun

 

Dot-İKSV işbirliğiyle hazırlanan İki Kişilik Bir Oyun'a gittik geçtiğimiz pazartesi. İlk kez bir oyunun Prömiyerine gitmiş olduk. Hem çok sevdiğim tiyatrocuları etrafımda sohbet edip bir şeyler içerken görmek, hem de oyun tek kelimeyle mükemmeldi. Bileti taa ekim ayının ortalarında almıştım kaçırmamak için, Barış'ın doğum günü hediyelerinden biriydi hatta.

İki Kişilik Bir Oyun, sadece pazartesi günleri,ikisi kadın ikisi erkek 4 kişiden dönüşümlü olarak ikişer kişinin oynadığı 35 dakikalık bir oyun. 2 kadın, 2 erkek oyuncudan bazen 2 kadın, bazen 1 kadın 1 erkek, bazense 2 erkek oynuyor oyunu. Kocaman demir bir ağa takılmış oyuncular, bir ilişkiyi anlatıyor o kısacık sürede. İlişki başlıyor, ilerliyor ve bitiyor mu bitmiyor mu söylemeyeceğim. Oyunun bence en önemli özelliği, oyuncuların konuşmalarının tek kelimelik oluşuydu. Çıkışta Barışla biz de denedik, tek kelimelik sohbetler de yeterli geliyor bazen anlaşmak için.

Bülent Erkmen ve Aslı Mertan sms'le yazmış oyunu, çok garip geldi başta ama bir o kadarda keyifli olduğunu düşünüyorum şimdi. Belki de bu yüzden doğaldı konuşmalar, bakışmalar, mimikler. Çok şanslıydık biz o akşam çünkü prömiyer olması dolayısıyla oyunu önce Pınar Töre ve Ece Dizdar, sonra Ece Dizdar ve Tan Temel oynadı. Kesinlikle çok farklı bir his, 2 kadının ilişkisi olarak bakmakla bir kadın bir erkeğin ilişkisi olarak bakmak. Oyunun ortaları gibi Ece Dizdar'ı seçerek Barışa ben bizim ilişkimizde buyum bazen dedim. Çok garipti ve inanılmaz etkiledi beni. Uzun uzun yazmak istiyorum ki unutmayayım hissettiklerimi.

Süper de bir uygulama yapmışlar, bir gösterim için aldığınız bileti saklayıp, başka bir oyun için rezervasyon yaptırırsanız bir kez daha izleme hakkınız oluyormuş. Yani dönüşümü görme şansı var herkesin. Bence kesinlikle en az 2 kez görülmeli. Belki bir kez daha gideriz diye konuştuk hatta biz. Fırsatınız varsa mutlaka görün derim. Oyun sadece 12 kez oynanacakmış hem de. Limited Edition yani. Son olarak oyunun metnini ve yazılma hikayesini anlatan tasarımı çok hoş bir de kitap basılmış, kaçırmadık aldık biz de. Çok güzel düşünülmüş bence.

Bu arada, harika bir olayla bitirmek istiyorum. 29 Kasım için Hakan Günday ve Murat Daltaban'ın katılacağı Roman Sayfalarından Tiyatro Sahnelerine söyleşisine gidiyoruz. En sevdiğim yazarlardan birini göreceğim, sesini duyacağım ve umarım Piç'i, Kinyas ve Kayra'yı imzalatabileceğim.

Salı, Kasım 13, 2012

Ortaya Karışık #6

Dinlenemediğim bir haftasonunu daha geride bıraktım...

Hafta sonu ALES'e girdim. Geçen sene şampiyonluk gecesinin sabahındaydı ALES, Florya'da sabahladığımız için başvurduğum halde girememiştim. Zaten yüksek lisansa başlamak için çalışacağım yerin şartlarını görmek istiyordum. Şartlar olgunlaştı, 2. dönem başlayacağım inşallah. Sınavım beklediğim kadar iyi geçmedi ama diğer bileşenlerle birlikte yeterli gelecektir diye düşünüyorum.

Maçı izleyemedim. Totem insanı ben, bu sezon hangi maçı izlemesem puan kaybettik. Cluj'un üzerine bana pek dokunmadı ne yalan söyleyeyim. Yorgunlardı belki de. Özlemekten ölüyorum zaten takımı. Biz İzmirdeyken içerdeydi maç, sonra da 2 hafta arka arkaya deplasman derken ayrı düştük, gözümde tütüyor...

İş yerine adapte oldukça iş yüküm artıyor. Geç saatlere kadar çalışmıyorum nankörlük yapmayayım. 5buçuk olduğu an bırakıyoruz işi ama gün içindeki tempo, daha yorucu artık.

Spor buaralar inanılmaz zorluyor beni. Sporu yapmaktan ziyade gitmek sorun. Eve gittikten sonra tekrar çıkmak resmen ölüm. Çıkıp gidince tabii her zamanki gibi severek yapıyorum ama...

Yeni takıntım zilyon çeşit bitki çayı. İş yerinde bir şeyler içmeyince vakit geçmiyor sanki. Normal çayla arası pek hoş biri olmadığım için, sürekli yeni bitki çayları deniyorum. Annemin de katkılarıyla tabii. Misal şimdi güllü yeşil çay içiyorum ve berbat bi tadı var.(tabii bu yazı dün taslak olarak kaydedildiği için, artık güllü yeşil çay mazi benim için...)

Sırf hayatımda okulumsu birşeyler olmaya devam etsin mezuniyetin arkasından diye yazıldığım açık öğretim ikinci üniversite olayı da garip bir keyif veriyor bana. Okuyorum, alanımdan alakasız, yüksek lisansımla (inşallah) alakalı birşeyler öğreniyorum falan.

Bi keşkeyle bitireyim bu yazıyı. Keşke daha fazla ingilizce çalışabilsem...


Perşembe, Kasım 08, 2012

Uyudum, uyandım rüya değilmiş: CLU 1-3 GAL



Maç sırasında ve sonrasında sürekli sayıkladım dün. Allahım çok şükür. Binlerce şükür. Biz bunu çok bekledik. Hoca bunu çok haketti (Tapmak). BURAK BUNU ÇOK HAKETTİ.




Dünü niteleyecek sıfat bulamıyorum. Hamit'in kendisine küfredenlerin, beğenmeyenlerin, beklemesini bilmeyenlerin gözüne soktuğu o mükemmel asisti mi anlatsam, Burak'ın attığı ilk golle bize Hakan Şükür'ü hatırlatmasını mı, bekleneni veremiyor diye taraftarlar arasında tabiri caizse itilip kakılan Riera'yı mı, Burak'ın ikinci golünü mü yoksa yoksa üçüncüsünü mü? Dün gece en çok 3 puana ve puanın iyi oyunla gelmesine sevindim tabii ki. 3 puandan sonra da bize 3 puanı 3 golle Burak Yılmaz'ın getirmesine. Emek hırsızı, Galatasaray'a yakışmıyor, Süper ligde 30 gol herkes atar... Çirkefleşip gücenme diye bağırmak istiyorum bunları söyleyen herkese.


Gol sevinçlerinde kendimi kaybedip masalara falan vurmalarım yüzünden bileğimde bir adet morluk ve eser miktarda ağrı var. Varsın olsun; o kadar çok mutluyum, o kadar huzurlu uyudum ki dün gece, bunun tek sebebi Galatasaray ve ben iyi ki Galatasaraylıyım.

Pazar, Kasım 04, 2012

HİÇ #4 - #5

Hiç'in 4 ve 5 numaralı teaserları da yayınlanmış ama ben kaçırmışım o yüzden ikisini birden yayınlayacağım. Hakan Günday'a sevgim ve hayranlığım herhangi bir yazarın 12345678 katı olduğuu için, herhangi bir filmin o kadar katı merak ediyorum bu filmi de. Şöyle: 

 

ve de şöyle:


 

Her izlediğim teaser'dan sonra koşarak gidip en baştan tekrar okumak istiyorum kitabı ama kendime söz verdim filmi izleyene kadar hiç bakmayacağım, izledikten sonra bir kez daha okuyacağım bakalım neler değişecek...

Cumartesi, Kasım 03, 2012

1-3







Barış işten çıkıp yetişebilse bu maçta deplasman yapacaktık. Geçen yıl gitmiştik Olimpiyat Stadı'na  ve yenilmiştik 2-0. Bu yıl rahat geçtik şükür (Umut, Selçuk, Turgay, Zayatte (KK)). İyi miydik, tam olarak değil ama olsun, cumadan aldık 3 puanı. Haftasonu kafa rahat. Bu fotoğraf da dün gecenin özeti...

Sonradan ek, bu da hareketlisi. Azcık küçük ama olsun.


Perşembe, Kasım 01, 2012

İstiyorum...


İlerde bir gün, yeniden kendi evim olduğunda en çok istediğim şeylerden biri resimdeki gibi, cam kenarında koltuklu bir kütüphane. Dünyanın en güzel fikirlerinden biri bence bu. Ver sırtını duvara, camın önüne koy çayını, kahveni, al eline kitabını, huzur bul...

Çarşamba, Ekim 31, 2012

Teninle Konuşmak...



Bugün kafam o kadar dolu ki,milyon tane konu var başıma ağrı üstüne ağrılar sokan ama şu şarkıyı duyduğumda; ağrı, gerginlik, sinir hiç birşey kalmıyor. Sanırım dünyanın en güzel şarkısı buna çok yakın bişey. Doğduğumdan beri İstanbul'da olup da hala Ezginin Günlüğü'nü canlı dinlememiş olmak da benim ayıbım...

Salı, Ekim 30, 2012

There is a light that never goes out...



Çok az cesaretim olsa 'There is a light that never goes out' diye dövme yaptıracağım ama, çok tereddütlüyüm. Çok seviyorum bu şarkıyı, melodisi sözleri müthiş...

Pazartesi, Ekim 29, 2012

Ortaya Karışık #Bayram Özel

Bayram güzel olan her şeyi alıp bana sadece yorgunluk ve uykusuzluk ikilisini bırakarak çekip gitti.

İzmir'den dün döndüm, herşeyiyle harika bir 3 gün geçirdim. Arefe günü Barış'ın doğum günüydü aynı zamanda da İzmir için yola çıkılacak gün, doğum günü ayrı yolculuk ayrı güzeldi. Vardık İzmir'e attık kendimizi sokaklara çöp şişleri götürdük(sanırım İzmir'in en güzel yanı çöp şiş). En şahanesi ikinci gündü, en çok Efes'i merak ediyordum çünkü ve Efes'e bayıldım, ama Şirince kesinlikle abartılıyor. Son gün de merkezi çarşıları falan gezdik, ben çok sakin geçen bir gün olacağını düşünürken, bir de baktım Zühre Kuş, bize yıl dönümü pastası kestiriyor, biz başka bir gün İstanbul'da kutlarız diye düşünüyorduk. Acayip şaşırdım ve mutlu oldum. 4. yılımız için dolduruyoruz artık günleri. Doğum günü, bayram, tatil, yıl dönümü hepsi birarada oldu yani ve çok çabuk geçti.

Tatile gidip de çok sevdiğim yerlere ilerde bir gün yerleşme hayali kurarım hep, bir önceki yazımda da yazmıştım ama İzmir bende öyle bir etki yapmadı. Çok sevdiğim ve biradayken nerede olursam olayım çok eğlendiğim insanlarla birlikte gittiğim için çok güzel hatırlayacağım İzmir'i ama, kesinlikle şehir olarak çok abartıldığına karar verdim geçirdiğim 3 günden sonra. Kızlar cidden güzel bu arada.

İzmir'de olmamız sebebiyle giderken kombinelerimizi kardeşime bırakmıştık, bir arkadaşıyla birlikte o gitti bu haftaki maça. Maçı televizyondan izlerken ağlayacaktım neredeyse, Allahtan gayet iyi kapattık bu haftayı da onun sevinci unutturdu ve karar verdik bir daha içeride Galatasaray maçı varken İstanbul dışında olabileceğimiz planlar yapmayacağız. Sonradan içime oturuyor çünkü, gidemediğim maçlar. Canlı göremediğim her gol için ayrı, kaçırdığım gol sonrası seremoniler için ayrı üzülüyorum.

Sonunda Yedinci Gün'e başladım, hemen yan tarafı da güncelledim. Tam bir İhsan Oktay kitabı gibi başladı, bu hafta bitiririm diye umuyorum. İşe başladığımdan beri, normalde okuduğumun dörtte biri kadar falan okuyorum, resmen vicdanım sızlıyor. O yüzden her hafta bir kitap parolasını işleme koyuyorum tekrar.

Bayram haftası spora gidemedim, önceki haftada kronik boyun tutulmalarım yüzünden çok az yapabildim, bu hafta artık eski düzenli haline döndüreceğim onu da. Ne çok düzene sokmam gereken ayrıntı varmış...

Salı, Ekim 23, 2012

Ortaya Karışık #5

Akşama maç var, vakit yine kaplumbağa hızında ilerliyor. Saate bakıyorum, son baktığımın üzerinden maksimum 5 dakika geçmiş oluyor. Bugün boğazım patlayana kadar bağıracağım stadda, bugün hayatımın en güzel günlerinden biri olacak çünkü. Takımı o kadar özledim ki 100 yıl süren milli takım arasının arkasından, o kadar olur.

Azcık geç oldu ama, sonunda bende harikainanılmazmuhteşem bir telefona sahip oldum, benim gibi teknolojiden korkan birini bile bu kadar mutlu ediyorsa bilen ellerde nasıl kullanılıyordur Allah bilir, ama ben acayip ısındım telefonuma mutluyuz yani.

İş görüşmeleri, ramazan derken bu yaz tatil yapamadım, acısını ufak tatillerle çıkarmaya çalışıyorum. Büyükada'dan sonra sırada İzmir var, o kadar merak ediyorum ki İzmir'i. Bol bol fotoğraf çekmek, her köşesini görmek istiyorum. Makinemi de ayrı özledim. Birarada olmaktan en çok keyif aldığım arkadaşlarımla ve sevgili sevgilimle gitmek de bingosu. (Persephone kalbimdesin)

Beni Barışla uzun yola çıkmak kadar mutlu eden çok az şey var, tatil falan değil mutlu eden, yola çıkmak, hatta planlamak. Yaşlı tatili yapmak istiyorum zaten. Gezmek, fotoğraf çekmek, kitap okumak ve bol bol yürüyüş yapmak. Geceleri dağıtmak falan konuşurken bile yoruyor beni. Tatile gidip sevdiğim heryere ilerde yerleşmek istemek gibi saçma bir huyum var, İzmir de listeye eklenir gibi geliyor bana.

Bayram tatilim bugün başlıyor, sonunda İhsan Oktay'ın 7. Gününü de okuyabileceğim bayram tatilinde. O kadar çığırtkanlık yapıp da hala okumamak benim ayıbım ama, iş hayatına alışmak maalesef zaman alıyor. Kafam adeta bir kazan, fokur fokur kaynıyor. Azcık daha rahat hissedebilsem kendimi, dünyanın iş yerinde en çok rahat eden insanı olabilirim fakat ilk profesyonel işim olduğundan mı yapı meselesi mi bilemiyorum, resmen her adımda titriyorum. Uzun olacak ya tatil, lütfen mükemmel olsun...

Perşembe, Ekim 18, 2012

Tiyatro

Son bir haftada 2 tiyatro oyununa gittik Barış'la. İkisi de Devlet Tiyatrosu oyunuydu ve ben ikisini de çok sevdim. İlk gittiğimiz oyun 'Açıl Kafam Açıl' müzikalle karışık, zaman zaman video gösterimleriyle olayı canlandıran 2 perdelik bir oyundu. Oyunun ilk perdesi biraz ağır ilerlese de ikinci perde su gibi akıyor. Oyun ciddi manada iyi yazılmış bir eleştiri. Madalyonun öbür yüzünü gösteriyor biraz da. Değiyor 2 saat ayırmaya...


İkinci oyunu Taksim Küçük Sahne'de izledik, 'Düğün Şarkısı ya da Akhilleus ile Ophelia'. Tek kişilik, bir saat süren şaşırtıcı bir oyundu. Oyunun ilk yarım saatlik kısmını olayı anlamaya çalışarak geçirdim ben, alkolik, kocasıyla (sevgilisi, nişanlısı) sorunları olan, konservatuarın tiyatro bölümünü 2. sınıfta bırakmış bir kadının hikayesi. Oyunun yazarı ve yönetmeni Civan Canova'nın arada sesiyle oyuna dahil olması çok hoştu.



2 oyunun da çıkışında şu gün de şu oyuna gidelim ama bunu da mutlaka görelim falan diye konuştuk, tiyatro bambaşka bir keyif. Bu sene Şehir ve Devlet Tiyatrolarının tüm oyunlarına gitmeye karar verdik sonra. Tabii her yıl vazgeçilmezimiz olan Dot'un da tüm oyunları izlenecek. Merak ettiğimiz diğer oyunlar için de zaman ayırmaya çalışacağız. Gittiğimiz 2 oyunda da salonlar neredeyse tamamen doluydu bu arada, sanılanın aksine tiyatro izleyicisi var, en azından İstanbul'da.

Özel tiyatrolara gitmek herkes için mümkün değil evet ama Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu hem zaman hem de fiyat açısından herkese uygun. Oyunların bitiminde hissettiğim o duygu başka, sanki bir kitabı hiç elinden bırakmadan bir solukta okumuşsun gibi ama biraz da değil gibi, güzel ama çok hem de.

Pazartesi, Ekim 15, 2012

UZUN HİKAYE

Cuma akşamı uzun hikayeyi izledik. Her filmde Kenan İmirzalıoğlu hakkındaki iyi düşüncelerim bir adım daha ileri gidiyor. Sıcaklığıyla, içtenliğiyle tam bir Türk filmi Uzun Hikaye. Osman Sınav, Bulgaryalı Ali ve oğlu Mustafa'nın hikayesini çok güzel aktarmış. Kitabını da okuduğum zaman daha rahat bir karşılaştırma yapabilirim sanırım. Listede.



Film aslında üç bölüm gibi. Ali haksızlıklara tahammül edemeyen, yüksek okullarda okumasa da eli kalem tutan, okumayı yazmayı herşeyden üstün tutan bir adam. Haksızlıklara karşı duruşu sebebiyle de hiç bir yerde kök salamamış. Yaşamaya çalıştıkları 3 farklı kasabadaki hayatlarını anlatıyor film. Mustafa'yı 3 farklı oyuncu canlandırıyor; çocuk, ergen ve genç olarak. Burada aklıma takılan bir nokta var ki, gençliğini oynayan Ushan Çakır, sürekli birilerinin büyümüş halini oynuyor sanki. Dedemin İnsanları'nda da aynı roldeydi. Oyunculuğunu sevdim ama. Ali ve Münire'nin hikayesi o kadar güzel, o kadar naif ki insanın içine dokunuyor. Tuğçe Kazaz'dan pek hoşlanan biri değilimdir aslında ama hiç sırıtmamıştı bence.

Türk filmlerini bir başka seviyorum ben, çünkü o kadar çok bu ülkede yaşamayanın anlayamayacağı ayrıntı oluyor ki durum en net tabirle güler misin ağlar mısın? Mesela okul müdürü tam bir Türk memur.

Hikayenin ayrıntısına girmek, olayları dökmek falan istemediğim için uzatmayacağım. Azcık uzun bir film ama izlenir. Son olarak:

'Ayakkabılar eskir be Ali’m, her şey eskir. Bak sen hâlâ sevdiğim adamsın, sen eskime.'

Cumartesi, Ekim 13, 2012

Panda

Sebebini bilmediğim bir şekilde pandaları diğer hayvanlardan çok daha fazla seviyorum. Hatırladığım ilk oyuncaklarımdan biri bir panda, ilgisi vardır belki. Şu fotoğrafı görünce o kadar sevdim ki anlatamam. Şunun ufaklığı ve insanların bu kadar güzel olması, güzel düşünmesi mükemmel.


Çin'de panda alanlarında, bebek pandaları korkutmamak için görevliler panda kıyafeti giyiyormuş. Muhteşem değil mi?

Perşembe, Ekim 11, 2012

HİÇ #3

Daha böyle kaç teaser yayınlanır bilemiyorum ama ben burada hepsini sabırla yayınlayacağım. 3. teaserı izleyince acaba film kitabı okuyan bi kadının zihninden mi anlatılıyor diye düşündüm. Çünkü solda kenarda kitap kapağı görünecek şekilde duruyor. Merak, merak, merak...



Bu arada, film müzikleri kitaba sadık kalınarak düzenlenecekmiş. Neşet Ertaş, İbrahim Tatlıses, Frank Sinatra, David Bowie... Nisan 2013'e yetişmesi bekleniyormuş. Film gösterime girene kadar almayacağım kitabı elime, dayanabilirsem eğer. Filmi izler izlemez de koşarak eve gidip, baştan sona tekrar okuyacağım. Hadi.

Filmden bağımsız olarak bişey söylemek isterim Hakan Günday'a:
LÜTFEN YENİ BİR KİTAP!

Çarşamba, Ekim 10, 2012

Ortaya Karışık #4

Yorgunluktan öldüğüm bir haftayı daha yarıladım. Yorgunum çünkü saçma sapan biyolojik saatim yüzünden haftasonları bile iş için uyandığım saatten en geç yarım saat sonra uyanıyorum. Dinlenemiyorum.

Uzun zamandır sinemaya gitmedim, evde film izlemeyi de çok severim ama salon başka bir şey. Cuma olsun istiyorum o yüzden. Uzun Hikaye'ye gideceğiz çünkü. Woody Allen'ın Romaya Sevgilerle'si de beklemede.

Haftasonundan beri kına gecesiydi düğündü derken, 7 sülalemle hasret gidermiş oldum. Aile bambaşka birşey, özellikle mutlu zamanlarda birarada olunca anlıyor insan. Seviyorum.

Eskişehir maçıyla ilgili söylenecek tek şey yazık. Maçtan beri Ultraslan'dan daha çok nefret ediyorum, takımı daha çok seviyorum. Ne çok çığırtkan varmış, takım azcık kötü gitsede hocaya futbolculara sallasak diye bekleyen.

Yapmak istediğim şeylere ve görüşmek istediğim arkadaşlarıma yetişmem için haftanın 25 gün falan olması gerek sanırım. 12345 arkadaşım olduğundan değil tabii ki, hepi topu 2-3 kişiyle görüşmek istiyorum ama zaman yetmiyor ki. Elimdeki kitabı bile okuyup bitiremedim bir türlü. Gerçi bunda kitabın yavaş ilerlemesinin de etkisi var, bitince yazacağım inşallah ve İhsan Oktay'ın Yedinci Gün'üne başlayacağım.

Haftaiçi ev kahvaltısının kıymetini çalışmaya başlayınca anladım.  Annem senelik izinde şükür, önümüzdeki hafta tatilden dönecek. Kahvaltı hazırlayıp, uğurlayacak beni diye dört gözle beklemekteyim.

Cumartesi, Ekim 06, 2012

HİÇ #2

Birkaç gün önce bahsettiğim, Hakan Günday'ın Piç romanının sinema versiyonu hiç için bir teaser daha yayınlandı. Merakım gittikçe artıyor. Şöyle:



Bu arada bir zamanlar, sanırım Yekta Kopan'dan Kinyas ve Kayra'nın Kayrasının Dot tarafından tek kişilik bir oyun olarak tiyatroya uyarlanacağını duymuş uzun zaman bunun için heyecanlanmıştım ama bu yıl ki programlarında da göremedim. Sanırım ertelendi, umarım iptal olmamıştır çünkü efsane olur.

Perşembe, Ekim 04, 2012

DOT-SARI AY

Her yıl sezonunu açmasını dört gözle beklediğimiz, her oyunu için ayrı heyecanlandığımız Dot Tiyatro'nun bu sezonki ilk oyunu Sarı Ay'a gittik dün. Tiyatro izlediğim zaman hissettiğim o duyguyu tarif edemiyorum, herkes aynı mı hissediyor onu da bilmiyorum ama çok seviyorum. Sadece işe ya da okurken de okula git gel yapıp, yemek ve uyumaktan ibaret olunca hayatım kendimi sevmemeye başlıyorum. Mutlaka ihtiyaç duyuyorum tiyatroya, sinemaya, futbola, basketbola en çok kitaplara. Son haftalar bu açıdan mükemmel geçiyor.Yoruluyorum ama kesinlikle değiyor.

Oyunu çok beğendim ben, söylenecek tek şey imkanı olan gitsin görsün çünkü sadece bu oyun için değil genel olarak kendine has tiyatro yorumu diğer özel tiyatrolardan farklı kılıyor Dot'u bence. 75 dakika civarı süren oyundan asla kopmuyorsunuz. Oyunu izlerken özellikle de Su Olgaç'ı izlerken resmen kıskandım hem oyuna hem de bedenine olan hakimiyetini. İşini iyi yapan ve kendini adayan insanlara duyduğum saygıyı çok az kişiye duyuyorum.

Oyuna gitmeden önce, oyunla ilgili yazıları eleştirileri hiç birşeyi okumadım. Hakkında bir şey bilinmediğinde daha tarafsız izlenebiliyor bence, diğer türlü sürekli bekliyor insan o bildiği şeyin olmasını. İzledikten sonra okudum eleştirileri resmen oyunu anlatmışlar zaten iyi ki okumadan gitmişim.

Oyunu çeviren ve yöneten Pınar Töre kesinlikle hayran olunacak biri, geçen yıl Süpernovada oyuncu olarak da harikalar yaratmıştı. Dot bildiğim kadarıyla bu sezon Sarı Ay'dan başka 3 oyun daha çıkaracak. Merakla bekliyorum.

Çarşamba, Ekim 03, 2012

PİÇ-HİÇ / HAKAN GÜNDAY

Bilen bilir, Hakan Günday en sevdiğim Türk yazarlar listesinde zirveye en yakın duran isimdir. Piç de ilk okuduğum romanı. Piç ile Hakan Günday Edebiyatı'na giriş yaptım. Kimilerine göre diğer romanlarla kıyaslandığında zayıf kalsa da benim en sevdiklerimdendir Piç.

Sinemaya uyarlanacağı fikrini çok uzun zaman önce duymuş ve çok heyecanlanmıştım. Piç, HİÇ olarak Ümit Ünal'ın senaryosu ve Selim Demirdelen'in yönetmenliğiyle aktarılıyor sinemaya ve ilk görüntüler yayınlanmış. O kadar merak ediyorum ki o dört Piç'i kim oynuyor. İşte ilk Teaser:


Ve bu teaser'ı izler izlemez kitabın ilgili kısmı canlı gözümde, kaç seneler oldu okuyalı ama ara ara açar yine okurum Piç'i ve diğer Hakan Günday kitaplarını. Hep yazsın dediğim Hakan Günday'dır. Heyecan heyecan heyecaaaaaan!

Arenada İlk CL



Dün stattayken ilk düşündüğüm şey, mesela ölsem yakın zamanda 'daha yapacaklarım vardı' diye bir eksik üzülürüm. O şarkının Arenada yankılanmasını duymaya başladığımda Allaahııııaaaam çok şükür diye bağırdım dakikalarca. Mükemmel başladık zaten oyunada ilk 15-20 dakikadaki gibi devam edeceğini sandık herşeyin ama yediğimiz saçmasapangerizekalı golden sonra resmen dağıldık. Ujfa Reis dön sensiz olmuyor.

Tek tek şu niye kötüydü, oydu buydu diye girmek istemiyorum ama ilk yarı için ALLAHAŞKINA AMRABAT, ALLAHAŞKINA yani. İkinci yarıda o kadar panik olmasak daha kolay organize olurduk gibi geliyor bana ve o son dakikada yenilen ikinci gol hiç olmadı, umarım dert olmaz averajda falan başımıza. Biz ligi her türlü götürürüz de CL'ye adapte olamıyoruz galiba. (tabii ben bu futbol işinden çok iyi anladığım için böyle organize, adapte falan.)  Manchester maçındaki oyuna benzer bir oyun görsek belki biraz daha rahat olurdu içimiz ama iyi değildik ve bu kadar zaman sonra kötü oynamak bünyeyi sarsıyor. Ama Galatasaray son dakikaların finallerin takımıdır, ben hala çok inanıyorum şansımızın döneceğine.

Değinmek istediğim başka bir nokta var ki, Ultraslan'dan nefret ediyorum. Tribünün sahibi gibi davranan reislerinden daha çok nefret ediyorum. Almış eline bir mikrofon, saldır galaaaaatasaray ve koyun şu ibnelere. Başka tezahürat yok çünkü di mi? Dakika 85, maça daha en az 4-5 dakika eklenicek yani 10 koca dakika var adamlar 'Başarılar gelir geçer asaletin bize yeter' diye bağırmaya başlıyor, sen normal bağırmaya devam etsene, illa teselli etmek istiyorsan şefkat duyguların kabardıysa 10 dakika daha sabret de maç bitsin, nedir yani... Takım zaten çabalıyor, sende bağır bağırabildiğin kadar, maç bitince çağırır tribüne söylersin 'ölüm varmış korku varmış...' Egonuz batsın!

Dünkü maç için, special thanks to Fernando Muslera!

Salı, Ekim 02, 2012

Kızgın.

Canım en çok en sevdiğim insanlara çok kızdığım ve artık dayanma sınırımın çok üzerinde dolaştıklarını anlamadıkları zaman yanıyor ama yapılabilecek pek bir şey yok zira, bazı sorulara en uygun cevap 2 ucu boklu değnek.

Bu can yanması, sıkıntısı, bıkması artık adı her neyse bünyeme katlanılmaz göz ve baş ağrısı olarak dönüyor. Dün akşamdan beri de geçmiyor, geçmiyor. O kadar ki akşama canlı izleyeceğim ilk şampiyonlar ligi maçı olacak olan Braga maçı için bile ancak havaya girebiliyorum. Sevinçlerim ya da heyecanlarım sekteye uğradığı zaman yaşadığım hayal kırıklığı tarif etmekte kifayetsiz bütün kelimeler.

Artık şöyle yapıcam, bana böyle dediklerinde şöyle cevap vericem, olmazsa konuşmam falan tarzı ergen yaklaşımları beceremediğim için arkamı dönünce unutuyorum herşeyi. Keşke bu kez öyle olmasa. Neyse maça 6 saat 19 dakika kalmış ben hala neler diyorum. Akşam geeeeeeeeeeeel, geeeeeeeel, gel.

Perşembe, Eylül 27, 2012

anlat yavrum çekinme

Keşke içimdeki felaket tellalı biraz sussa diyorum bu aralar... 4. sınıftayken biri karşıma çıkıp deseydi ki, Tuğba bak senin seneye böyle böyle bir hayatın olacak. Vaaaay derdim, süpermiş lan ama şimdi hayal ettiğime çok yakın bir hayatın tam içindeyken kendime kuruntular ve garip kaygılar üretiyorum. Ya öyle olursa, ya böyle olursa falan diye. Bunu tabii ki isteyerek yapmıyorum ama resmen aklımdan geçenlerin kontrol edemiyorum. Ruh halimde bu kadar ani ve ilginç değişiklikler olması beni şaşkına çevirmiş durumda. Bakıyorum etrafımdakilere yansıtıyor muyum diye, sorulmadıkça dökülmüyorum ama alışmam zaman alacak gibi görünüyor... Huzur benim için biraz daha az bulunur bir şey diğer insanlarla kendimi kıyasladığımda sanırım. Sonra şımarıklık ediyormuşum gibi geliyor, etrafımda mutlu olmamı çok isteyen ve benim mutluluğumla mutlu olan gurur duyan bir sürü insan var. Dün akşam mesela en sevdiğim arkadaşlarımla ve sevgili sevgilimle oturduk, havada güzel ben anlattım onlar dinledi, beni yüreklendirdi, ben hiç utanmadım ağlarken falan. Bunu bilmek harika... Sadece harika değil aslında süpermükemmelinanılmaz falan. iyi kilerle başlayan cümleler çok güzel. İyi ki...

Belki gerçekten şımarıklık, belki bir geçiş süreci bilmiyorum ama garip bu kadar hızlı duygu ve fikir değişikliği, hayır olsun diyelim. Bir zaman sonra dönüp bunu okuyunca niye yazdığımı hatırlar mıyım acaba?

Salı, Eylül 25, 2012

Ortaya Karışık #3

3-0'la başlamak istiyorum. Rüya... Burak'ı her hafta daha çok seviyorum.Takım zaten iyi de ben bu hafta bir ayrı keyif aldım arenada olmaktan, sanki daha bir güzeldi bu maç daha bir keyifliydi. Takımın verdiği keyif dışında... (Sercan'dan zerre hazediyorsam adam değilim.)


HAFTAYA SALI GÜNÜNE KADAR NEFESLERİ TUTUYORUZ ARTIK!!!!
İlk kez canlı CL maçı izleyeceğim. Heyecanlıyım ama ölmeden önce inşallah görürüm dediğim atmosferi Manchaster maçında yaşayacağım sanırım. Biz böyle oynayalım da gerisi her türlü gelir.

Bir de kişisel tarih açısından not düşmek istiyorum, dün gece Bülent Ortaçgil'in, hastası tarafından öldürülen Dr. Ersin Arslan'ın ailesine yardım için sahne aldığı konserdeydik. (Sağımız şiddet, solumuz şiddet.) Evren bu olaya karşı olduğunu üstüme taksicileri salarak gösterse de zor bela gittim, işten çıktıktan sonra. Mükemmeldi. Ortaçgil senfoni orkestrasını bulunca çoştu, Erkan Oğur ve Birsen Tezer de olunca daha da coştu. Konserlerinde çok nadir çaldığı şarkılardan da çaldı ama benim için büyülü olan 3 an var... İlki daha başlamadan çalacağını hissettiğim, benim için bambaşka bir yerde olan 'Bu Su Hiç Durmaz', ikincisi yaylılarla normalde olduğundan 123456 kat daha harika olan 'Çoktular ama Hiç Yoktular' ve son olarak 'Kimseye Anlatmadım'... Kimseye Anlatmadım, en sevdiğim Bülent Ortaçgil şarkılarında ilk beşe girer kesin, sabah Barış'a yollamıştım sözlerini okusana diye ve akşam biz çıkmadan çaldıkları son şarkıydı (şanslı günümdeydim galiba). Şu sözlere sahip bir şarkı nasıl sevilmez ki?

sev beni
sar beni
bir tek kötü sözün sarsar beni
bilinmez denizlerin kuytu koylarında
bul beni
bil beni
al beni
bu saçmasapanlıktan kurtar beni
uykusuz gecelerin gizli örtüsünden
çıkar beni
ben bunları kimseye anlatmadım
kendimle bile konuşmadım
ben bunları kimseye anlatmadım
bir tek sen duy diye, sen bil diye, sen anla diye

sor beni
bul beni
sessiz şarkılarda çal beni
bulutlar ülkesinden kuru topraklara
indir beni
sez beni
yaz beni
karmakarışıklığımdan çöz beni
birikmiş tortuların kirlisularından
süz beni
ben bunları kimseye anlatmadım
kendimle bile konuşmadım
ben bunları kimseye anlatmadım
bir tek sen duy diye
sen bil diye
sen anla diye...

Huzur bence kesinlikle hafif serin bir eylül akşamında, sevgiliyle dinlenen bir Bülent Ortaçgil şarkısı...

Bu yazıya başladığımda Neşet Ertaş hayattaydı, artık değil. İçime oturan kayanın büyüklüğünü tarif edemem. Nur içinde yat...

Cumartesi, Eylül 22, 2012

Enstrümantal


Şu şarkıyı dün, twitter'dan takip ettiğim ve hiç tanımadığım bir kız sayesinde dinledim. Çok sevdim.

Cuma, Eylül 21, 2012

Çok sevmekle nefret etmek arasındaki çizgi herkes için mi bu kadar ince, yoksa bana mı özel?
Bununla ilgili bir sürü şey yazıp sildim ve yazmaktan vazgeçtim, çünkü cevap bulamadım. Buaralar düşündüklerimin en net ifadesi.

Perşembe, Eylül 20, 2012

...

2 ÇOK NET PENALTI... Direklerde patlayanlar ve mükemmel oyundan bahsetmiyorum bile. Semih'i sadece seviyosan öyle yapma, ona tap. Söyleyeceklerim bu kadar.

Sonradan düzeltme: Muslera !

Çarşamba, Eylül 19, 2012

Mobil

Dün, çalışmaya başladığımdan beri geçirdiğim en yoğun gündü. O kadar ki toplantıdan çıktığımda mesai saati dolmuştu, pek vakit harcamadan ofisi kilitleyip, çıktık. Ben otobüs durağına gittim falan derken, dedim bir şey eksik. Telefonumu unutmuşum. Dünya başıma yıkıldı. Eyvah! Şimdi herkes beni merak edecekti, arayıp ulaşamayacaklardı, napacaktım? Hemen otobüse atlayıp gittim eve, annem merak etmemişti, tek tepki: 'aaa ben de bu kız niye açmıyor bu telefonu diyorum.' oldu. Annem ciddiye almamış olabilirdi, ama Barış meraktan ölmüştü biliyorum. Annemin telefonundan aradım onu da sesinde bir panik havası falan yoktu. Gayet sakindi.

Sonra durdum. Neden kendimi bu kadar önemsedim dedim. Altı üstü Birkaç saat bana ulaşamadılar ve meraktan falan ölmediler. Şaşırdım, sonra farkettim ki ben de ölmezdim meraktan. Toplantı uzadı herhalde ya da görmüyor falan derdim. Bir an da telefonum dünyanın en önemli nesnesiymiş gibi davranmam çok saçmaydı ya. Ölmedim sosyal medyasızlık veya iletişimsizlikten.

Cumartesi, Eylül 15, 2012

0-4


Başka şey dilesem olacakmış, bu maçın farka gitmesini çok istemiştim. Zira Antalyaspor'u hiç sevmiyorum. Bir de geçen sene hiç yenememek de iyice diş bilememe sebep oluyordu. Geçti, çok şükür. Takımı izlemeye doyamıyorum, hele Burak oyuna girince oyun birden nasıl ivme kazanıyor. Burak ve Selçuk ne güzel seviniyor, Amrabat 2 asist bir golle burdayım diyor. Ama Muslera'nın bileğine basan Promise'nin kulakları da çınladı çokca, yüreğimiz ağzımıza geldi Manchester üstü bir terslik olacak diye... Maç boyunca acaba hangisini daha çok sevsem diye düşündüm ve seçemedim resmen. Burak, Umut, Selçuk, Elmander, Melo, Muslera... Biraz daha devam edersem 11'i yazacağım sanırım.

Çok umutluyum çarşamba için... Gol veriyorum; Burak Yılmaz, Selçuk İnan.

Cimbom Başı Dik Yürür

İçerdeki Manchester maçını o kadar dört gözle bekliyorum ki, o kadar olur. Şöyle süper ötesi bir koreografiyle Galatasaray MP - CSKA Moskova maçındaki gibi aptallaşsınlar istiyorum. Hele bir de pegasusta o koreografinin içinde olacak olmak daha da süper.



Şu en sevdiğim koreografi son yıllarda sanırım. Şampiyonluk yakın Saraçoğlunu yakın da mükemmeldi ve canlı izlemiştim ama bu maçta tribünde olmayı cidden çok isterdim. Neyse ki bu sene hiçbirini kaçırmayacağım. Hadi artık başlasın şu CL. Nasıl geçecek bu 4 gün. Sardı şimdiden karın ağrıları, akşam ki Antalya maçını düşünmüyorum bile. Ama belirtmeden geçemeyeceğim, Antalyaspor'dan ayrı futbolu bırakan kalecileri Ömer'den ayrı nefret ediyorum. Keşke Samsunspor yerine onlar düşseydi ligden. Akşama kepaze ederiz inşallah.

O Hikayedeki Mal Benim!

Bu olayı buraya kayıt düşmek istedim. Unutmak istemiyorum.

Geçen haftalarda persefon yüksek lisans mülakatları için İstanbul'a geldi. Gece geç saatlere kadar oturduk, sabah da sürüne sürüne uyanıp kahvaltı hazırladık. Ben bizim kıza hellim kızartırken o da çayları koydu. Yedik, içtik çıktık evden. Durağa giden yolu yarıladığımızda aklıma çayın altını söndürmediğim geldi, emin değildim ama, işe geç gitmek pahasına eve döndüm ve evet söndürmemişim. Kapattım ocağı, işe gittim. Akşam eve döndüğümde mutfaktan kapıya doğru bir sıcaklık yayıldığını farkettim. Bi baktım, ohaaaa hellim kızarttığım tavanın altı açık kalmış. Eve geri döndün, çayın altını söndürdün, ulan insan bi bakar diğerlerine di mi, yok. Ocağın yanındaki balkon kapısı üstten açık olduğu için tavayı soğutmuş, ne tava yanmış ne ev ama ben az daha kendi evimi yakıyomuşum ya.

Perşembe, Eylül 13, 2012

Bizi Sevenleri Üzmeyelim Baba...



"Bence Galatasaraylılık din gibi, mezhep gibi yerleşmiş köklü bir inançtır. Galatasaray işte bunun için tercih edilir ve galatasaraylılığımla her zaman gurur duyarım."

Galatasaraylılığımızla gurur duymamızın en büyük sebeplerinden Metin Oktay. Sadece attığı gollerle değil, efendiliğiyle ve centilmenliğiyle hafızalara kazınmış mükemmel  adam. Ben hiç izlemedim Metin Oktay'ı, yaşım gereği, hiç dinlemedim canlı canlı ama Galatasaray ruhu demek Metin Oktay demek benim için. Bir insan hiç tanınmadan, görülmeden, izlenmeden nasıl bu kadar sevilir bilmiyorum ama çok seviyorum, çok hem de...

"Bizi sevenleri üzmeyelim baba, bizi sevenlere ihanet etmeyelim."

Keşke o kadar erken gitmeseymişsin. Yattığın yer nurlarla dolsun, parçalı en çok sana yakışıyor, EN ÇOK...

Taçsız Kral, Metin Oktay
Tek aşkıydı Galatasaray.
Senin gibi cimbomluyu
Unutur mu bu taraftar?